Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 16.01.2023 22:58

YOL DÜŞÜNCELERİ

Facebook Twitter Linked-in

KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

YOL DÜŞÜNCELERİ

Bugün eve erken geldim. Dolmuşa bindim olanları seyrettim; sonra düşündüm.

Önce bir trafik kazası gördüm, üzüldüm. Sonra dolmuşun her gördüğü yerde yolcu almasına şaştım. Dolmuşlar ne zaman duraklarda yolcu alıp indirecekler sorusu geçti aklımdan. Cevabını bulamadım. Zaman ve yolda bozukluklar olmuş. İnsan bozulunca yol da bozuluyor. Kentleri yükselten yol ve medeniyet midir insanı yükselten yolu ve medeniyeti midir? Kafamın içinde böyle anlamını çözemediğim sorular.

İnsan öz ve cevherdir. Ama hangi insan? Dolmuş içinde elinde telefonla sesli sesli konuşan mı yoksa arandığında “dolmuştayım, inince ararım” diyerek telefonu kapatan mı?

Dolmuşçu ineceğim durağa gelmeden, yeri olmadığı halde, bayan yolcuları alınca, iki durak öncesinde indim. Yaya geçidine gelinceye kadar, hava soğuk da olsa, yürümek istedim. Yürürken etrafı da gözlüyorum.

Şimdilerde ‘cafe’ denilen marka bir mekânının yanından geçiyorum. Ön tarafta genç bir delikanlı ile genç bir kız oturuyor. Belli ki iki sevgili veya arkadaş. Dikkatimi çekti. Genç hem kahvesini yudumluyor hem de karşısındaki kıza bakıyor. Ama kızın gözleri elindeki telefonda. Bir eliyle de telefonun ekranını kaydırıyor; belli ki bir şeylere bakıyor. Sanki başka dünyalarda.

“Vah vah” diyesim geldi. Eski sevdalar ve yeni aşklar. Biri şiirle dile geliyor birinin gözleri son icat en pahalı telefonda dolaşıyor.  Benimki de iş mi? Dünün efsunlu aşklarını şimdiki pırlanta kentlerde arıyorum. Günümüz sentetik kentlerin sevdaları demek ki böyle oluyormuş.

 Ama o eski yıllar ve doğal kentlerdeki insanın sevdaları farklı. Belki aynı masada oturup kahve yudumlama yok ama o kadar güzel sözler söylenmiş ve yazılmış ki karşı tarafa. Daha sonra onlar bestelenmiş şarkı olmuş. Hâlâ daha tadı kaçmamış şarkılar. Batı özentili kentlerin, günlük ve hızlı değişen şarkılarındaki sevda bile sentetik geliyor insana. İşte karşımda tipik bir örnek. En modern bir mekânda, gördüğüm kadarıyla en modern iki genç aynı masada ama birbirlerine söyleyecek sözleri yok. Biri devamlı telefona bakmakta, diğeri de acaba ne söylesem düşüncesinde dalmış gitmiş. Sanki masada sevdanın izi yok.

İşte o zaman geçmişin neden bizleri kuyu gibi içine çektiğini anladım. Biz, pencerelerimiz batıya açtık ama sanki doğunun mistik sevgi anlayışından biraz uzaklaştık.

Mecnunlar ve Leylalar çoktan ölmüş biz farkında olmadan. Artık ne güzel sözler yazılıyor ne de şarkılar söyleniyor. O masada oturan acaba tanır mı bestekar Hamamizade İsmail Dede Efendi'yi. Tanısa ve bilse karşısındaki arkadaşına belki de şöyle derdi:

 “Zülfündedir benim baht-ı siyahım

 Sende kaldı gece gündüz nigahım

 İncitmiştir seni meğer ki ahım

 Seni sevdim odur benim günahım."

 

Aşkını gönlümde saklarım nihan

Gizlice gizlice ağlarım heman

El gibi cefadan eylemem figan

Seni sevdim odur benim günahım.”

Belki de akıllı telefondan başını kaldıran kız, oğlana yine Dede Efendi’nin düyek bestesi ile şöyle cevap verirdi:

“Beğendim seni geçmem asla ben

Kurtuluş yok zalim elimden

Ölsem bırakmam ey şûh seni ben

Kurtuluş yok zalim elimden.”

Baktım hiç böyle bir hal ve tarz yok. “Elindeki deste güle/Bakıyordu güle güle” müjdeler olsun diyecektim ama hâlâ gözleri telefondaydı. Modern dünyada da “Bülbül ne çekiyor harın elinden” diye düşünürken aklıma geldi, baktım, masalarında gül yok. Yabancı reklam içerikli kahve isimleri. Yürüdüm geçtim. Hâlâ kafamda yol düşünceleri.

 Tam yaya geçide geldim. Yeşil ışık yansın diye bekliyorum. Yine güzel bir mekânın önü. Arkamdan gelen sanki bir orkestra sesi. Döndüm baktım, içim cııız etti. Eyvah eyvah. Adamlar karayolu akarına soba borusunun kurumlarını boca ediyor. Mümkün mü bunu batıda yapmak. En büyük ceza ile cezalandırırlar seni. Sustum, sonra da suskunluğuma üzüldüm. Yeşil yandı karşıya geçtim.

Tam eve döneceğim küçük bir kedi yan tarafta çiçekçinin önünden geldi. Miyavlayarak önüme geçti. Miyav miyav diye gözlerime baktı. Belli ki karnı açtı. Elimdeki paketler arasında yarım kilo pişmemiş köfte vardı. Durdum iki tane çıkardım köşeye bıraktım ve kediye verdim. Sanki teşekkür edercesine gözüme baktı yemeye başladı. Yanımdan geçen bir dost “Hocam köfteyi kediye verdin, eve ne kaldı?” dedi. Gülüştük. Ben de “İyiliktir dünyayı güzel kılan. Kediler de köpekler de can” dedim.

Köşeyi döndüm evin kapısına geldim. Baktım kuşlar gökyüzünde uçuşuyor. Önden arkaya ‘v’ şeklinde sıralanmış. Belki de yol arıyorlar apartmanlar arasından. Çünkü çoktan yok edilmiş her yıl konakladıkları sazlık. Belki de korkusuzca yaşayacakları bir su kenarı arıyorlar. Turnalar geldi aklıma. Sonra da 2023 yılına UNESCO tarafından ismi verilen Aşık Veysel’in dizeleri:

“İki turnam gelir aklı karalı

Birin şahin vurmuş biri yaralı

O yavruya sorun aslı nereli

Katar katar olmuş gelir turnalar

Eğrim eğrim ne hoş gelir turnalar.”

İki durak arası yürüyünce neler görüyor ve nerelere götürüyor insanı yollar. Bunlar da benim yirmi dakikalık yol düşüncelerim. Eve geldim yazmak istedim. Gördüklerimiz ve yaşadıklarımız bizleri zaman zaman başka başka sahillere ve duygulara sürükler.

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —