Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 22.03.2022 15:45

ÖZLEM YOKUŞLARI

Facebook Twitter Linked-in

KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

ÖZLEM YOKUŞLARI

Her hafta bir yazı yetiştirmek zorundayım ya kentimdeki, tek haftalık çıkan gazeteye; bu hafta ne yazsam düşünüyorum. Artık o büyük yazarların yazdıkları konulara girmektense yörem koksun yazdıklarım diye düşünüyorum. Her kelimede ayrı bir renkle uzun olan yazılarımla siz dostların, okuma zahmetinde bulunanların yüreğini renklere boyamak istiyorum. Gönlüm, hürmet harcından çıktığından uzaktan yakından polemiklerin içine de girmek istemiyorum.

İstiyorum ki bahar ile herkesin içinde ayrı bir çiçek açsın, gözünde umut ışıkları doğsun.

Ne yazayım diye düşünürken birden seslendi içimdeki çocuk; “özlem yokuşlarını yaz” dedi. Çok doğru söylemiş. Hayatıma bakıyorum da hep yokuş başlarında durmuşum. Ayliya bir yokuş başı. Ortamahalle baştan sona yokuş. “Perşembe'nin düzleri” türkü olsa da Perşembe Öğretmen Okulu'na bir yokuştan çıkılırdı. Ya öğretmen olmak için gittiğim Fatih Eğitim Enstitüsü, yani Nemlioğlu Konağı'na da gidilirdi dik bir yokuştan.

Düşündüm ve kendi kendime güldüm. Nereden geldi aklına, nasıl bu duyguları yaşatırsın içimdeki çocuk? Hiç yorulmadın mı bu yokuşlardan? Halbuki senin ile ne yokuşlarda yorulduk, oturduk gök kubbenin altında, durmaksızın akıp giden yollara ve insanlara baktık. Belki de şimdi son yokuştayız. Madem ki hatırlattın, aklımda kalan bazı yokuşlardan bahsetmek istiyorum bu hafta. Belki de hayaller kurduğum bir yokuş olacak bu anlattığım. Belki de derin hatırası olacak o terlediğimiz sıcak günlerin. Dinlenir mi sesleri bu şehrin yokuşlarının?

Düşündüm ve yavaş yavaş canlandı gözümde, Kaf Dağı’na masal olmuş yokuşlar. Belki de hiç güftesi yazılmamış bitmeyen bir türküdür yokuşlar. Çünkü insan yokuşlarda yorulur ve oturur, terini siler, sonra düşünür. Her yokuş bir filozof, her yolcu bir düşünür.

Ben bu hafta Zeytinlik yokuşundan ve vaktim olursa da Vona okul yokuşundan bahsedeceğim.

Okul yolum Zeytinlik yokuşu. İlk geçiyorum. Gözlerim çevrede. Yokuş kıvrım kıvrım. Sanki Sakarya Türküsü... Her dönemeçte duruyor ve arka bakıyor çıkan. Sağlı sollu ağaçlar. Sabah vakti göreve giden insanlar. Sağ tarafımda Vali Konağı. Kapısında bekçi. İşte o an beyne saplanır, “Ah bu şehre vali olsam” düşüncesi. Ama “Valinin görevi ne?” Düşünce bundan habersiz.

İlk gün okula çıkıyoruz üç beş arkadaş. Okul bahçesinde bir kantin. Ama bize çömez diye bakıyor büyük gözler. Kantinde oturup çay içmek mi? Yürek ürkek, ne gezer. Halbuki cebimizde çay alacak para da var. Yanımıza gelen üst sınıflardan iki üç arkadaş. Gördüğümüz her yerde farklı farklı öğrenciler, aralarda dolaşan öğretmenler. Bir de yan bahçede salınan çam ağaçları. Yokuş yorgunluğunu atan duvar üzerine oturan öğretmen adayları. Daha çok da kızlar.

Akşam oluyor, ders bitiyor. Yokuş aşağı başlıyor yolculuk. Adımlar hızlı. Sabah vaktine göre daha çok insan kaynıyor yokuş araları. Önümüzden geçenler, ara sıra sarhoşlar, berduşlar, seyyar esnaf, kızlar, erkekler. Bir de kızlara laf atan serseriler. Sağlı sollu kahveler. Balık, hamsi satanlar. Çığırtkanlar. Pencereden bakanlar, kilim, çarşaf silkelemeler. Ara sıra atışmalar, kavgalar.

Biz, küçük bir mahallede büyüdük. Bizim de yokuşlarımız vardı. Ama sade, yan tarafta erik ağaçları, güller, muşmulalar ve çiçekler. Sokak kedileri ve yazın duvarlarda yürüyen kertenkeleler. Hiçbir zaman kapılmamıştık böyle bolca insan seline. Daha cesurdu yüreğimiz. Çünkü bizimdi mahallemiz, kedimiz, köpeğimiz.

Bize en zor gelen, bu yokuşlardan yorgun argın çıktıktan sonra okulun ahşap üç katlı merdivenlerini çıkmak olurdu. Her merdiven başında bir levha: Dikkat yangın çıkabilir. Yan tarafta altı bakraç içi kum dolu. Kazma ve kürek. Sonradan bu kürekler ve kazmalar alınmıştı. Öğrenciler arasında o yıllar kavgalar çıkardı. Yaralanma olmasın diye kaldırılmıştı. Gizli bir el dolaşırdı sinsice.

Gün geldi. Bizlere “öğretmen oldunuz” dediler ve elimize bir diploma verdiler. Hiç bekletmeden görev yerlerine gönderdiler. O zaman değmişti bu yokuş yorgunluğu. Bugün ise öğretmen olanlar yıllarca bekliyor. Belki de onların okulları yokuş başlarında değil de ondan.

O gün ve bugün. Göz açıp kapayıncaya kadar zaman geçti. O yokuşlara birer beton binalar dikildi. Yokuş görülmüyor artık. Yokuşun başında, okuduğumuz o okul da yok. Yalnız bu yokuşlardan gelip de geçen bizim gençliğimiz.

Bir daha yokuşa düşer mi yolculuğum diye düşünürken Perşembe Öğretmen Okulu’na düştü yolum. Baktım, bu okul da bir yokuşun başında. Söğüt altından başlar okul bahçesinde sonlanır. Bu yokuşun da sağında solunda çiçekler ve ağaçlar. Okul bahçesinde ıhlamur ağacı. Burada çoktur insanların hikayesi. Bu yokuşta da nice hayaller kuruldu. Ne umutlar doğdu. Ne umutlar yıkıldı. Sular akardı hızlıca.

Ben neden hep yokuşlarda yoruldum diye düşünürken aklıma geldi okuduğum ilk okul. Fevzi Paşa İlkokulu. O da bir tepenin başındaydı. Bir zamanlar şendi, şenlikti. Bu kentin abide okuluydu. Şimdi içi hüzünlü, garip ve düşünceli. Belki de sahipsiz, garip. Umutsuz...

Yıllarca yokuşlarda gördüğüm ve öğrendiğim şey şu: Yokuş başından yere düşen bir tohum veya kozalak yuvarlanır, yokuşun dibinde toprağa gömülür ve fidan olurdu. Ama şimdi bakıyorum her yokuşun başı da dibi de betonlaşmış, yüksek yüksek binalar. Bir şeyler sezer gibi oluyorum ama galiba anlatmak istiyorum, anlatamıyorum. Ellerimi kulaklarıma kapatıp koşarak mahalle çeşmelerinden yokuş yorgunluğu ile su içmek istiyorum. Bakıyorum çeşmenin musluğu kırık, suyu yok. Eskiden öyle miydi oysa. Yokuşlarda yorulurduk. Koşardık yokuş başındaki çeşmeye şırıl şırıl suyunu içerdik kana kana. Sonra sorardık arkadaşımıza, “çeşmenin kitabesini okuyabilir misin?” diye.

Eskiden, her yokuşun başında insanın içini ısıtan bir ödül vardı. Zeytinlik yokuşu bizleri öğretmen yaptı. Vona Okul yokuşu öğrencileri yetiştirdi. Mahallemin yokuşlarında zaman geldi bir meyve verdi, zaman geldi su verdi, dost verdi.

Şimdi yokuşlarda hüzün var. Bizim de yokuşları çıkmamız artık çok zor. Ama beni çok çok üzen şu yokuş başı çeşmelerinin kesilen şırıltısı. Bir de yokuş başlarına ve diplerine dikilen beton kokulu evlere bakıyorum. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyor. Uzaktan bakıyorum gençlik yıllarıma ve koşarak çıktığım yokuşlara; baygınlık geliyor içime. Yokuşlarda düşmekten korkuyorum.

 Bunu mu öğrenmek istedin içimdeki çocuk? Eski sesleri, oyunları, yokuşları tanıyorum ama yeniler bana yabancı şimdi. Tıpkı eskimeyen dostlar gibi. Şimdi yokuşlarda çarpar yüreğimiz. Her yokuşta eskiden vardı bir Ferhat ve Şirin hikayesi. Bilmem şimdi yokuşlarda lacivert akşamları yaşıyor mu gençler. Çünkü ne yıldız ne ay ne de güneş değişti. Değişen sadece yokuşlar ve onları değiştiren insanlar.

 Dilimiz dönmese de ayağımız tutmasa da bizim hatıralarımız yokuş arası. Yalnız bizim yokuşlar değil buralar. Hepinize yokuşlarında yorulmayacağınız barış, güzellik ve sevgi dolu bir dünya. Haftanız güzel geçsin.

 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —