Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 25.01.2022 12:27

ATEŞ SÖNMEDEN KÜL MEYDANDA GÖRÜNMEZ

Facebook Twitter Linked-in

KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

ATEŞ SÖNMEDEN KÜL MEYDANDA GÖRÜNMEZ

Dünya güzeli de içine alır çirkini de. Geçmişin ve geleceğin cahilliği hiç bitmez. İyilikler, güzellikler, sevgiler, ulu orta söylenmez, utanılır. İnsan gözü galiba doymaz. Hem karı ister hem yağmuru hem de güneşi. Hem kışa şiir yazar hem de bahara. Aslında gözü hem sonbaharda hem de yazda. Ay bile görünce ve duyunca utanır insandaki bu aymazlığa.

Birileri var ki kandırıyor bizleri. Bu birileri belki biziz belki de en yakın dostumuz veya komşumuz. Tabi en büyük olanı dünya egemenleri. Artık adını siz koyun. İster Çin ister ABD ister Rus ister İngiliz, Fransız, Alman, Arap Dünyası, Baltık ülkeleri diye bilin. İsterse basın dünyası olarak algılayın. Televizyondaki haberlere, tartışmalara, dizilere bağlayın. Bu arada şu maçları, magazin basınını Acun'un dünyasını da asla es geçmeyin. Onlar, "körler sağırlar birbirlerini ağırlasın istiyor. Onlara hep cambaza bakılmasından hoşlanıyor. Onlar üç maymunu oynayan bir kitle olsun hayallerindeler. Hep, başlar öne eğik olsun isteniyor. Görünmesin gökyüzü, fark edilmesin gök kuşağı renkleri. Ninniler ve masallar eski kışlarda kaldılar. Güzel duygular belki de naftalin kokan sandıklarda unutuldular. Artık ninniler başka makamla söyleniyor, masallar farklı anlatılıyor. En büyük masalın adı da futbol masalı, dizi masalı, yoksul aile çekişmeleri, gelin kaynana kavgası, bir de magazinsel pisliklerin sanat olarak sunulması.

Bir kar tanesi kadar cesaretli değil insanlar. Gülün bülbüle yaptığı esaretten anlamıyorlar. Tek dertleri, bol küfürlü futbol maçları. Kilden yapılmış yoğurt çömlekleri Salı pazarında çoktan kırıldı. Bakırcılar çarşısında kurulmuyor; bakır dövme orkestralar. Duyulmuyor bakırcının “tak tak” sesleri. Çoğalan sadece kadın sığınma evleri. Yetim hane, bakım hane, yaşlı bakım evleri. Çekinmeden, utanmadan şehirleri kirletiyorlar. Oturup karanlık odalarda pay ediyorlar sokakları, caddeleri. Türküler başka başka şarkılar başta telde. Allemler, gallemler, yeni yeni ritimler, farklı şarkılarla uyuşturucu etkisi ile dans danslıktan çıkaran kepazelikler. Zengin çocukların lüks otellerde işledikleri genç kız cinayetleri. İnsanlar tıklım tıklım yalnızlığa itiliyorlar. Denize düşen artık yılana değil, taşa toprağa, çamura sarılıyor. Yılanların bile zehirlerini çalan yabancılar var. İlaç yapıyorlar bu zehirlerden. Duyulmuyor garibin, kimsesizin bulut desenli göz yaşları. Çanlar onlar için çalıyor. Cümbüşler, coşkular hırsızlara, haramzadelere, yüzsüzlere ayrılmış. Hani derler ya “utanmadan, sıkılmadan pişmiş kelle gibi sırıtıyor” diye. İşte o tarz şimdi çok moda dünyada. Önemli olan kapital. Virüs bile meçhul belki de kapital odaklı. Ölen ölsün kalan sağlara kalsın bu dünya. Emekli mi, yaşlı mı; ne gerek var para verip bakmaya. Onlar üretmiyorlar tüketiyorlar. Kapattılar kapısını yardımseverliğin, acımanın, iyiliğin. Kilitleri pas tutmuş açılmayı bekliyor. Kurtarıcı bekliyor tüm dünya. Kurtarıcı bir sistem, düşünce.

Ara sıra insanı sevme masalları anlatılıyor. Okyanuslar hediye ediliyor; yoksul cahil insanlara. Bir yokuşta bir dirhem nefes üfleniyor derin çizgili yüzlerine. Umut vaat ediliyor. Sağ el verirken sol el alıyor arka cebinden. Halbuki denirdi ki, “sağ elin verdiğini, sol el görmeyecek.” Veren el bile bol reklamı seviyor. Havayı bile kirleten göz yaşının; farkında değil beyni şeytanlıkta, ruhu karanlıkta olan insanlar. Yüzlerinin rengi solmuş; tükürünce böyle yüze “yağmur yağıyor” diyorlar. En renkli ve süslü caddelerde onlar oynarken arka tenha ve bakımsız sokaklarda yoksullar son ıstıraplarını tamamlıyor. Mezarlıklar bile bölünmüş. Zenginler mezarlığı en görkemli yerde, en pahalı mermerler içerisinde. Renk renk çiçekler ve çeşit çeşit ağaçlar parke yollar. Yoksullar ve kimsesizler mezarlığı en kuytu köşede, batak ve su içinde. Başlarında dikili kara taş bile bir yağmurda ve rüzgârda ölecekmiş gibi inliyor. Yoksulluğun başladığı üvey geceler, soğukta da çok çabuk geçmiyor. Belki de onun için demişti Yunus: “Bir garip öldü diyeler/Üç gün sonra duyalar/soğuk su ile yuğalar/Söyle garip bencileyin.” Zaman eskimiyor, sadece insanlar değişiyor, ama kurallar sanki hiç değişmiyor. Ama güzel insanlar, doğru insanlar aynı yerde, aynı kalp ile dimdik duruyor. Bir de bazı insanlar doğru ve güzel insanlar yanlarında dursalar. Silseler içlerindeki kara kazan erozyonunu. Ama olmuyor işte, yine toplumda küçük adamların yüksek sesleri etkin oluyor. Onların borazanları ötüyor. Bu dünya düzeni böyle.

Çamur ruhlar, hiç anlamıyor ne ağacı ne ormanı. Neden ormandan bazı ağaçlar kaçmış; yol kenarına sıra sıra dizilmiş, düşünmüyor. Bir meyvenin dalından koparılırken mi, yoksa yere düşünce mi acı çektiği felsefesinden uzaktalar. Siyah bir kaplama kâğıdı ile örtülmüş gönüller. Öyle bir muhasebeci olmuş ki beyinleri, “Hep bana, Rabbena” diye çağırıyor. Yoksulun beyaz bayrağını görmüyor artık o korsanlar. Onların gözü ganimetlerde. Oysa hayatın her metrekaresine bir iyilik düşse yeter de artardı bile. Sevgi artık bakır bakraçlarda değil, çabuk kırılan cam vazolarda göstermelik saklanıyor. Her köşede bir resmin sahtesi. Plastik ve naylon dünya. Çim pazarı ne alırsan bilmem kaç lira). Koş al. Sonra dışa giden para. Yok olan milli ekonomi. Kim karlı kim zararlı düşünen çok az beyin.

Galiba biz bu dünyada kendimizi kandırıyoruz. Ya da bizleri bazıları kandırıyor. Gözlerimizde sahte renkler. Her hafta sonu büyük büyük beşiklere dolduruluyor yoksul insanlar, varlıklı insanların oyununu seyrediyor. Hem de kendini parçalayarak, kızarak küfrederek. Baksana Trabzon'da bir Trabzon takımı Ordu'daki bir takımdan teşvik primi almış Sebat Gençlik'i yenmek için. Bu dedikodu dolaşıyor spor alemi dilinde. Bu mu spor, bu mu temiz futbol? Hem de amatör futbolda. Doğruysa yandı keten helva. Sen uğraş Cemil Usta, Sebat Gençlik. Trabzon takımları sana tuzak kuruyormuş. İçten yıkılırmış kale. Kolay gelsin. Bu ne acayip yarış. Üzülerek, sevinerek, şikeli mikeli futbol oynuyor muşuz. Çok değerli ve kaliteli bir ressam olsa da çizse oynanan oyunun renkli tablosunu. Ne demişler: “Ateş sönmeden, gitmeden; kül görünmez, meydana çıkmazmış.”

Bu hafta biz de çığlıklarımıza bu şekilde ses olmak istedik. Biri anlatsın bize: İnsan garibi mi, yoksa zengini mi düşünmeli? Kötülük mü; sevgi mi? Hiçbir maharetli terzi dikemez yürekteki ezikliği. Yaşadığımız ahlaki ve ekonomik sorunlar sevginin kayboluşundan ve sevgisizliktendir. Sevgiyi bulmak için emek harcamak ve yollara düşmek gerek. Sevgisiz şehirler ruhunu kaybediyor. Ruhunu kaybeden bir şehirde de yaşanmıyor. Sade bir oyun olarak görülen amatör futbola da kirli eller bulaşmış ve kirli sular akmışsa ne demeli. İsterim ki böyle olmamıştır. Hani ne diyorduk; oynayan kazanasın. Demek ki olmuyormuş. Oynayan değil; parası çok olan, hilebaz yollara baş vuranlar kazanıyormuş.

Bakıyorum da dokunduğumuz birçok yerde çürümüşlük ve küf sızıyor.

Yeniden adam olmak gerekiyor. Yoksa git gide kopuyoruz toplumdan ve dünyadan. Hadi güzellik, iyilik ve sevgi yeniden doğ artık.

 

 

 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —