EĞEMENLİK(!)
Evvel zaman içinde idi.
O zaman içinde bazıları gül yetiştiriyordu, bazıları adam. Veya o bazıları, gül ile adam yetiştirdiklerini iddia ediyorlardı. Ve bu konuda kendilerini maharet sahibi sayıyorlardı.
Ancak bir şikâyetleri vardı bu bahçevanların (!). Güllerden çok dikenleri seven, adamdan çok cellatları seven bir gürûhun, gül ve adam yetiştirmeye tahammülleri olmadığını, dolayısıyla kendilerine sürekli engeller çıkardıklarını beyân ediyorlardı.
Gül ve adam yetiştirme çabası içinde olduklarını el âleme duyuran bu zevat, içinde bulundukları ahvâl ve şeraitin gül ve adam yetiştirme hususunda nâ müsait bir vaziyet arz ettiğini bütün söylemlerinde dile getirerek ağlaşıyorlardı.
Sürekli ağlaşmaktan dolayı ağlak duruma düşmüş yahut egemenler eliyle düşürülmüşlerdi.
İfâde buyurduklarına göre egemenler başka bir deyişle (eğemenler),haddinden fazla zâlim idiler.Ayaklarına geçirdikleri çizme, gayri müslim bir romancının da belirttiği gibi sanki birer ‘demir ökçe’ idiler.Onlar, gül ve adam yetiştirme çabası içindeki müstaz’aflar indinde vicdanları körelmiş, insâfları kurumuş, iyi, güzel ve doğruya düşman birer canavar idiler.
Haliyle onlar, has bahçelerinde iri güller yetiştiriyorlar, mehtaplı gecelerde içi hayat dolu, sevgi pıtırcıkları yüklü, adalet ve merhametle donatılmış, hisli şiirlerle hayâllerindeki Dulcine’lere yahut Mehlika Sultan’larla vuslat hayâlleri yaşıyorlardı.
İçinde yaşadıkları cemiyette egemenler eliyle vuku bulan adaletsizliklerle haksızlıkları, yazdıkları şiirler ve hikâyeler ve romanlar ve deneme yazıları ve makalelerle mahkûm ediyorlar, mâzîde olduğu gibi istikbâlde de tıpkı uzak cedlerinin, atalarının ve dedelerinin gerçekleştirdikleri adâlet ve merhamet dolu bir dünyayı yeniden inşa edeceklerini ilânatında bulunuyorlardı.
Zira egemenler mâziye ait ne varsa silip, süpürüp çöpe atmışlardı.
Ağlakların eski devr-i saadette kütür kütür okudukları ve yazdıkları yazıya dahi tahammül edemeyip, onu içlerindeki kin ve nefret kusmukları ile boğarak, derdest eylemişlerdi. Dirhemlerle, okkalarla, arşın ve endâzelerle kavga etmişler, dondurmacıların başlarına taktığı giysiye kadar ahâlinin mintanı ile şalvarına savaş açmışlardı.
Hâlbuki sünnetsiz takımının Scutari diye andıkları yerleşim yerine giderken başlayan yağmurda ıslanan ehl-i imân nâzenin kâtibin giydiği sübyeli pantolon, setre, zarif kravat, mintan, redingot ve rugan potin, bütünü ile milli ve yerli kılığın bir ifâdesi oluyor idi.
Uzak cedlerinin uzak diyarlarda kullanageldikleri takvimi, dinsellikte yeri olmadığı için atıp, yerine ikame eyledikleri hem dinsel hem yerli ve hem de milli olan üç yüz elli dört günlük kamer takvimini tam içselleştirmişken o bahsi geçen ’ham ervâh’, takvime sünnetsizlerin yaptığı gibi on bir gün daha eklemişlerdi.
Ahali, asla ve kat’a kebaire bulaşmamışken onları meyhâneler, kerhâneler, kumarhaneler açıp işletmek suretiyle şairin de‘Zemanenin şu tabib-i reşidini gör kim / Revaç vermek için kendi kârü san’atine / Vücud-ı nâzik-i devlet rehin-i sıhhat iken / Düşürdü rey-i sakimi frengi illetine’ dediği gibi ahaliyi büyük günahlara duçar eylemişlerdi.
Bu gam ve kasâvet içinde burunları yerlerde sürtülen ahalinin sözcülüğü vazifesini deruhte etmiş bulunan okumuş yazmış yani münevver takımından gül ve adam yetiştirenler, şer ile sürdürdükleri kıyasıya cihâd sonunda ulu tanrı tarafından ödüllendirildiler. Vebaşlarına Dirse Han oğlu Yiğit Boğaç misilli bir kahraman, emiru’l-mu’minin olarak irsâl olundu.
(Fe le ni’me’l-emîru emiruha…)
Artık ulu önderlerinin mağripten maşrıka cihânı kucaklayan adâlet ve merhametle donamış kollarının arasında ye’se yani ümitsizliğe katiyyen yer yoktur. Olabilemez de bundan sonra.
Ulu tanrı, gül ve adam yetiştirenlerin nihayet dualarını kabul, sa’ylerini makbul eylemiş olduğundan, artık bundan (kelli) nankörlüğe mahal bulunmamaktadır.
Adalet ve merhametten bî haber unsurlar, yerlerini milli ve yerli unsurlara terketmelilerdir.
Böylece dini bütünlerin büyük bir aşk, vecd ve iştiyak ve dahi yeni gelinin heyecanı gibi bir heyecan içinde bekledikleri dinsel yazı, hayata geçirilerek bakkala, kasaba, kayıkçıya, dolmuşçuya, kasiyere, veznedara öğretilecek; yığınlar, ulu tanrı indinde on iki olan ayların isimlerini sorulduğu zaman bir nefeste sayabilecekler, ikinci nefes alışlarında saymayı tamamlamış olacaklardır.
Berlin ile Halep arasının kaç arşın olduğu tesbit edilerek, uzunluk ölçülerine çeki düzen getirilecektir. Çitlenmek üzere satın alınan ay çiçeği çekirdeğinin poşeti üzerine ‘iki dirhem bir çekirdek’ yazılarak mâzîdeki ihtişamlı günlere avdet edilecektir.
Ancak görünen o ki orta doğuda gül ve adam yetiştirme çabasında olanlar, bitleri kanlandığında her nedense betonla muaşaka yaşamaya başlıyorlar.