Abbas YOLCU

Tarih: 12.09.2018 12:17

“MECBÛREN, MECBÛRİYETTEN”

Facebook Twitter Linked-in

KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

“MECBÛREN, MECBÛRİYETTEN”

Niyazi!

Minyon tipli olduğun için, büyük lokma yiyemediğin anlaşılabiliyor, ama büyük atıyorsun.   Attıklarına ise bazı yörelerde “it osuruğu” denildiğini belki bilirsin, belki bilemezsin.

Sana tahsil gördüğün devr-i dilâra-yı cumhuriyetin “haşlak ve kavruk” mekteplerinde muhtemelen ictimaiyyat dersi yani bugünkü ifâdesiyle sosyoloji okutmamışlardır. Ve yine muhtemelen tarih felsefesi tedrisinde de bulunmamışsındır.

Ama Niyazi, görülüyor ki tâbî olduğun efendilerine hizmet aşkıyla yanıp tutuştuğun için bütün söylemlerin sosyoloji ve tarih felsefesi ile ilgilidir.

Etme Niyazi…

İçinde yaşadığın toplulukta çektiğin hamaset nutuklarını câhilleştirilmiş yığınlar, cebi nakit görenler, iş bitiriciler, haramzâdeler, kıt kanaat geçinenler hattâ kıt kanaat dahi geçinemediği halde toplum mühendisleri tarafından efsûnlananlar, benimseyebilirler. İçselleştirebilir, söylemlerinden dolayı seni alkış yağmuruna da tutabilirler.

Onlara hazret-i İsa’nın kendisini çarmıha gerenler için yaptığı duayı tekrarlamaktan fayda umulabilir:”Allahım, onları affet, çünkü bilmiyorlar.”

Allah, seni de affetsin Niyazi… Çünkü bilmiyorsun.

Bilmediğin halde sallıyorsun ve dahi atıyorsun. Kitap sana da söylüyor Niyazi:”Sunduğun kadeh, köpük dolu.”

Senin deden ve mahallî ifâdesiyle “böyük nenen”,sosyologlardan bazılarının dillendirdiği “yabancılaşma” kavramına uzak yaşamışlardı. Zira kendileri üretiyor ve ürettiklerini kendileri tüketiyorlardı. Yiyecek, içecek, yakacak ve giyeceklerinin bir kısmına ücret ödemiyorlardı. Kitabın belirttiği gibi “onlar baba ocağından koparılarak, büyük şehirlerin banliyölerinde “ var olma içgüdülerinin ittirmesiyle ”yaşam savaşı” vermiyorlardı. Dolayısıyla bir takım sosyal bilimciye göre alinasyon yani yabancılaşma kavramı ile tanışmadan göçüp gittiler.

Sen onlar gibi değilsin. Onlar gibi olamazsın, onlar gibi yaşayamazsın, Niyazi.

Omuzlarından aşağıya dökülen sırma saçlarının bir takım jellere, şampuanlara, vitaminli losyonlara ihtiyacı var. Giydiğin takım elbisenin tozlarının silkelenmesine, yeşilimsi kravatının ütüye, kunduralarının “Leflef” boyasına ve cilâsına ihtiyacı var. Yakmak için ormandan kereste kese bilemez, sac üstünde pişirilmiş ve yayık ayranından ayrıştırılmış tereyağı sürülmüş bazlama yiyemezsin.

Çünkü yabancılaşma vetiresinden geçirildin. Haliyle sen ancak hayâl kurabilirsin, şanlı mâzîni hayallerinde yaşatır ve avunursun. Şairin hayâl ettiği gibi:

 “…Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an /Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an/Hani Yunus Emre ki kıyında geziyordu / Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu / Nerede kardeşlerin cömert Nil, yeşil Tuna / Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?/…”

“Geçmiş zaman olur ki hayâlî cihân değer” diye inliyordu şair Hayâlî, değil mi Niyazi?

Evet Niyazi.

Kapısında kulluk ettiğin efendilerin senden kahramanlık türküleri söylemeni ve kahramanlık destanları yazmanı bekliyor, istiyor.

“Ben sana mecbûrum” demişti beyaz kasketli şair, bilir misin?

Kahramanlık şarkıları söylemeye ve kahramanlık destanları yazmaya mecbûrsun. Çünkü artık sana hiç kimse “hadi gel, köyümüze dönelim, Fadime’nin düğününde horon tepelim” diye bilemez. Diyebilse de dönemezsin.

“Unut cemaatle sabah namazı kılmayı, nöbettesin. Unut amcaoğlunun cenazesine katılmayı, fazla mesaîdesin” gibi bir şeyler söylüyordu hikâyeci, bir hikâyesinde. Tahsil gördürüldüğün “haşlak ve kavruk mekteplerde” sana bunlardan hiç biri öğretilmemiştir, ama elinden alınmış hayatının içinde de bunları asla öğrenemeyeceksin Niyazi.

Zavallı Niyazi.

Çünkü paradan başka hiçbir şeye mâlik değilsin.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —