KIRK AMBAR
Abbas Yolcu
ayenihaber@hotmail.com
BİR TAKIM ZUHÛRAT
“Cihânı hiçe satmaktır, adı aşk / Döküp varlığı gitmektir, adı aşk / Elinden sükkeri ayruğa sunup/ Ağuyu kendi yutmaktır, adı aşk / Belâ yağmur gibi gökten yağarsa / Başını ana dutmaktır, adı aşk / Bu âlem sanki oddan bir denizdir / Ana kendini atmaktır, adı aşk / Var Eşrefoğlu Rûmî bil hakîkat / Vücûdu fâni etmektir, adı aşk” dedi diyorlar, Eşrefoğlu Rûmî için.
Aynı zamanda Eşrefoğlu için mutasavvıftı, yani tasavvuf ehli idi diyorlar. Yani diyorlar ki tasavvuf, “az yemek, az konuşmak, az uyumak ve insanlardan uzak durmak” şeklinde tayin ve tesbit edilmiş dört ana esas üzerine bina edilmiştir.
Yine diyorlar ki tasavvufta “elde bulunmayan sende de bulunmasın” prensibi geçerlidir. Zira “sende bulunup da elde bulunmadığı takdirde arz üzerinde fesat çıkar, fitne çıkar, hased çıkar, zulüm çıkar, diyorlar. Tasavvufa duhûlü gerçekleşen kimsenin “asgarî geçim standartları”nda yaşaması ve bu standartlar üzerinde bir dünya metaı eline geçmesi halinde onu ihtiyaç sahiplerine dağıtması gerektiğinden dem vuruyorlar, bu işin ehli olanlar. Ve bu dağıtma işine “infak” adı veriyorlar.
Tasavvuf eyleminde yol almak isteyenlerin evvel zaman içinde bu prensiplere uygun bir hayatı benimsediklerini diğer bir deyişle “zühd ve takva içre oldukları”nı anlatıyorlar. Ve ayrıca bu işlerin uzmanları, “sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe gerçek iyiliğe erişemezsiniz” mealinde bir âyetle birlikte “biz sizi Allah için yedirir, içiririz ve buna karşılık sizden bir teşekkür de beklemeyiz” âyetinin varlığından bahsediyorlar.
Fakat şair bir şiirine şöyle başlıyordu yine evvel zaman içinde:
“Aman efendim aman / Galiba âhir zaman / Manzarası yurdumun / Tufan gününden yaman / Göz görmez aydınlıkta / Asumana dek duman / Yer dumanmış ne çıkar / Duman dolu âsuman…”
Şairin âhir zaman olarak vasfettiği bir kesitte “ahir zaman tarikat şeyhleri, şıhları, müttakîleri, müntesibleri, müridleri, mürşidleri, velisi, evliyası” bir takım zuhurât tebellür etmiş bulunuyor.
O zuhurâttan bir tanesi,” rabbinin yarattığı nimetleri kulunun üzerinde görmek istediği”ne dair âyete istinaden tasavvufî deyimi ile “dünya sûretleri”ne sıkı sıkıya yapışmış bulunuyor. Ve bu zuhûrat, eskiden “dört yüz bin sünnetsiz doları”na aldığı bir arsayı o zaman için ucuz kapatmış olduğundan, kendisine ait markasını bilmediği bir otomobili olduğundan, başından iki nikâh geçtiğinden ve zevcelerine ait otomobillerin varlığından söz ediyor. Sağlığını korumak gerekçesi ile havuzlu villada yaşadığından dem vuruyor.
Bir meczûba da rûyasında bu zuhûratın cennetlik olduğu söylenmiş. Bu mavalı kendisi utanmadan, sıkılmadan, arlanmadan, hayâ etmeden milyonların karşısına geçerek anlatıyor.
Diğer bir zuhûrat ise rivâyetlere göre gezintilerine ve işlerine dört beş yüz bin sünnetsiz doları fiyat biçilen otomobili ile gidiyor.
Diğer yandan arz üzerinde milyonlarca insan yiyecek ekmek, içecek su sıkıntısı çekiyor.
Ve evvel vakitte böyle kıyaslamaları komünist adı verilen “dinsiz, imansız, kitapsız, ahlâksız ve aşağılık diye nitelendirdikleri alçaklar ve vatan hainleri(!)” yapıyordu.
Öyleyse ne oldu da “cihânı hiçe satanlar, varlığı döküp gidenler, elindeki şekeri başkalarına ikram edip, zehiri kendileri yutanlar, vücûtlarını fânî kılanlar, dünya sûretlerini baktıkları aynaya bulaştırmayanlar”, yerini azgın eşeklere, âhir zaman Ebu Cehl’lerine, kudurmuş itlere, haktan, adâletten ve merhametten uzaklaşmış/uzaklaştırılmış kanı bozuklara terk ettiler?
Çünkü öyle ekildiler, öyle sulandılar, öyle yetiştirildiler. Şeytan veya şeytanlık kanlarına sızdı. Dünya metaı, “kenz ve bahçeler”,onlara sevdirildi. Her biri edindiği “malın kendisini ebedî kılacağı zannı” içinde bırakıldı.
Şair, aksini söylüyor(du):
“Evler döşemekti bendeki tasa / Yaptım, ettim nöbet mezara geldi. / Yeter bana üç beş arşın bez olsa / Beklenmedik mallar pazara geldi. / Penceremde bir gün, günlerden bir gün / Ses baygın, renk dalgın ve ışık süzgün; / Belirsiz bir semte insanlık sürgün / Çek perdeyi güneş nazara geldi.”
Ama olmadı ve olmuyor. Azgın eşekler ülkesinde zuhûratların ardı arkası kesilmiyor.
“Domuzlar, kitaplarla beslenmiyor.”