Abbas YOLCU

Tarih: 04.04.2018 12:05

“BAHÇE SAHİPLERİ”

Facebook Twitter Linked-in

KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

“BAHÇE SAHİPLERİ”

“…Abdulhamîd’in islâm coğrafyasında yaygın bir şöhreti vardır. Abdülhamîd’in torunlarından birisini alırsın, halife ilân edersin. En az itiraza uğrayacak olan budur. Seyyidlerden de bir reis seçersin, nakîbu’l-eşrâf. Onu da hac emîri yaparsın.”

“Her on milyon nüfusa mukabil, her devlet iştirakte ihtiyarî olmak şartıyla İstanbul’da bir hilâfet merkezi toplarsın. Kayd-ı hayat şartıyla, fakîh olmak şartıyla her on milyon nüfus, bir sandalyeyle temsîl edilir, on milyondan az olanlar birer sandalyeyle temsîl edilir.”

“Hilafet meclisine iştirak eden her devlet iki taahhüdde bulunur. Bir, şeriata aykırı kanun yapmayacağım der, iki, şeriata aykırı kanun yaparsam hilafet meclisi anayasa mahkemesi gibi iptal eder. Böyle yapabilirsen kabulüm diyorum.”

“Neden?”

“Yav, Amerika’nın desteğiyle gelen, Amerikan kuklası bir halife gelse... Gelsin de kim gelirse gelsin. Yıkılan bir müesseseyi kurmaktan daha kolaydır, bozuk bir halifeden sonra sağlamını getirmek.

“Bunun isbatı nedir?”

“Emevî halifelerinden Velid, ikinci Velid, sarhoş. Ama sıfatı halife. Sarayın bahçesinde birinin elinde Kur’an görüyor, getir şu Kur’an’ı, diyor. Tefeül ediyor. Münafıklar hakkında bir âyet çıkıyor. Kızıyor, havuza savuruyor Kur’an’ı. Hırsını alamıyor. Kur’an kendine cevap verdi. Münafık, çünkü. Hırsını alamıyor, yandaki muhafızın okunu alıyor, havuzdaki Kur’an’a ok atıyor. Bu adam halife. Ama arkasından Ömer bin Abdilaziz gibi bir adam geliyor...”

“Hilafeti bir süper gücün menfaatine paralel düşerek kurarsan, aksaklığı olsa bile sonunda bunu düzeltmek şansın olur...”

Böyle diyor, hem şeriatçı, hem kravatlı, hem bastonlu, hem yiğit, hem müverrih ve hem fakîh bir kişi.

Onun yaşadığı topluluğa hilafetin ne şekilde ve nasıl ve neden getirilebileceğini dert edinen egemenler, bu soruları hem şeriatçı, hem hilafetçi, hem kravatlı, hem bastonlu müverrihe de tevcîh eylemişler. O da bu soru karşısında zikredilen izahatlarda bulunuyor.

Ancak onun anlattığı bu “binbir gece masalı” içinde, ayrıca açıklığa kavuşturulması gerek hususlar bulunabilir.

Önce şu soru sorulabilir.

Evvel ulema tarafından saptanmış (!) bulunan “İmam, yani halife Kureyş’tendir” hükmü, el’an mer’î midir, yoksa mülga mı sayılmalıdır?

Sonra,

Sultan Abdülhamîd-i sânî hazretlerinin torunlarından birinin alınarak halife ilân edilmesi ve onun yüce ve kutsal hilâfet makamına culûs ettirilmesi, saltanat anlayışının devam ettirilmesi manâsına gelir mi, gelmez mi?

Ve şayet, saltanatın meşruiyyeti kabul edilirse, Hazret-i Ali’nin hilâfetinden sonra hilâfetin onun füruu yoluyla devam ettirilmesi, hem ekser ulemanın kabul buyurduğu “imam Kureyş’tendir” hükmüne ve hem saltanatın bu yolla peygamber soyuna aidiyeti dine, ahlâka, vicdana, insanlığa daha uygun olmaz mı?

Daha da sonra,

Nakîbu’l-eşrâf gibi bir müessesenin varlığı, şeriat-ı garra-i ahmed-i mahmud-ı muhammediyeye mi daha münasib düşmektedir, yoksa hile-i şer’iyyeye mi?

Bir başka husus da şudur:

Eski devir şeriatçıları, her türlü mandacılığı ve her türlü ...izm’i bir bayat oğlanın evvel zaman içinde yaptığı gibi reddederken, ”süper bir gücün menfaatlerine paralel düşen bir hilâfetin” kurulmasının mala ve davara ne gibi faydaları dok(a)nacağının vuzûha kavuşturulması da gerekiyor. Zira ahali içinde bu mevzuattan anlamayan pek çok bî-idrak bulunuyor.

Devr-i dilâra-yı cumhuriyetin gölgesinde yaşayanların o cumhuriyet sâyesinde edindikleri dünya malı ve metaı kendilerini mutmain etmemiş olsa gerek ki devr-i hilâfette daha fazla “kenz” iktibas ederek, daha bir mes’ud ve bahtiyar bir yaşam(!) sürmeyi hayâl ediyorlar.

Olur.

Hem şeriat getirilir, hem hilâfet getirilir, saltanat sahipleri ile karılarına kızlarına, damatlarına yeni saraylar, kasırlar inşa ettirilerek mimarîde çağ atlanır.

İnsanlar da o mükemmel mimarîye nazar ederek estetik zevklerini tatmin ederler.

Dolayısıyla cümle âlem huzur ve sükûna kavuşur.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —