KAYBETTİKÇE KAYBEDİYORUZ
Toprağa beton dökünce büyüyoruz sanıyoruz.. Toprak gittikçe gidiyor, betonlar yükseliyor göklere; kazanıyoruz zannediyoruz. Hâlbuki kazandığımızı zannettiğimiz anda farkında olmadan kaybediyoruz.
Baksanıza Sera yok, Söğütlü yitik, Çolaklı parsel parsel. Kavaklı da can çekişiyor. Darıca sıra bana gelecek diye tir tir titriyor.
Kazandık zannediyoruz, toprağa ihanet ediyoruz. Kaybediyoruz.
Toprak kaybolunca kayboluyor, marul, patlıcan, salatalık, domates, kabak, biber. Mersin’den, Adana’dan, Antalya’dan getirip yiyoruz. Yarısı ilaç yarısı hormon. Tohumu İsrail. Sonra çık meydanlara haykır “Kahrolsun İsrail, Katil Amerika.” Söylemle bitmiyor hiçbir şey. Yapılan iş akılla olmalı. Sormazlar mı insana nereye götürdünüz bu verimli toprakları? Neden kaybettiniz o yerel tohumları. Toprak ne yaptı size? Hiç mi Âşık Veysel’i dinlemediniz?
Kaybediyoruz suları, dereleri, denizi... Hatta Gökyüzünü kaybediyoruz. Betonla doldu gökyüzü. Güneş insanlara ulaşmak için adres soruyor adeta... Kuşları da kaybettik, çiçekleri de. Büyüyoruz güçleniyoruz diyoruz ama toprağa hiç önem vermiyoruz.
Değerleri tüketiyoruz. Bu şehirde ne tarihi binaları yedik, ne de değerli insanları tükettik. Bağlar yok oldu, su değirmenleri sustu, ormanlar azaldı, sattık gittik, kestik gittik. Tüm güzellikleri yok ettik.
Muhacirliği unuttuk, Sargana Destanı’nın yazıldığı alanlara beton binalar diktik, çeşmeleri kırdık, damları yıktık, tütün yasaklandı diye bayram ettik. Muhteşem bir kültürün, örfün, folklorun dejenere olmasını seyrettik. Futbolu vazgeçtik, taraftar olup çıktık. İş-Kur iş verecek diye bekledik, inekleri, tavukları, koyunları keçileri terk ettik. Samsun’dan gelip buzağı toplayan insanları seyrettik. Mahallede Bakkal Amca’yı terk ettik, marketlerden süttozu ile yapılan yoğurt, ayran, süt alıp içtik.
Köylerimizi terk ettik. On günlüğüne, bir aylığına yaylalara çıkacağız diye yaylaları da mahvettik. Beton döküp karşısına geçip seyrettik.
Büyükleri unuttuk, küçükleri unuttuk. Bir öğretmenimiz vardı “rol model” onu da kirli sakal, kravatsız gömlek, ütüsüz pantolon, küpeli kulakla bir başka modele çevirip sonra geçip karşısına alay ettik.
Yerli tersiz korna çalmayı, trafikte makas atmayı, yaşlılara otobüste yer vermemeyi, dolmuşta ayakta yolcu almayı, kadınlara genç kızlara laf atmayı, kollara dövme yaptırmayı, kredi kartı ile yaşamayı, sağlıksız beslenmeyi, etrafı kirletmeyi, izinsiz veplansız köylere ev yapmayı, alış veriş yaparken müşteriyi kandırmayı, külhanbeyi gibi yaşamayı, borç alıp vermemeyi, emeksiz kazanmayı farklı bir şeymiş gibi zannettik. Dükkânımıza yabancı isim vermeyi hünermiş gibi gördük, dilimizi kaybettik.
Kitap okumayı unuttuk. En pahalı telefonla mesaj atmayı, yerli yersiz telefon ile konuşmayı, telefonu elimizden düşürmemeyi, argo konuşmayı, saygısız davranmayı maharetmiş gibi kabul ettik.
Yediğimiz bir dilim ekmeğin helal ya da haram olup olmadığını sorgulamayı unuttuk. Hak yemeyi, adaletsiz davranmayı, paramıza güvenerek çaka atmayı, makamı korumak için yalakalık yapmayı, yalan konuşmayı, asıl kimliğimizi gizleyerek maskeli dolaşmayı, daldan dala konmayı, geçmişte yaptığımız yanlışlıkları hiç görmemek istemeyi şiar edindik.
Bu bir tükeniş mi? Başkalaşma mı? Yoksa esaretin öncülüğü mü? Toprağa ihanet mi? Çağın hastalığı mı? Düşünmek gerek.
En son tanık olduğum iki olay:
Yaşı 13-14 olan üç genç kız yanımdan geçerken bir tanesinin yüksek sesle konuşması şöyle: “Ben lise ikiye geçince babamı daha hiç dinlemeyeceğim. Gerçi param olsa şimdi de dinlemem ya…”
İkinci olay: Anne kızına adeta yalvarmakta. “Bak kızım liseyi bitiren hemşire oluyormuş gel şu okulunu bitir, belki hemşire olursun...” İşte eğitim işte gençlik, işte anne işte çocuk...
İşte kent hayatı. İşte toprağın yok oluşu. İşte beton medeniyetinin son ürünleri. Yitiyoruz, kayboluyoruz, gidiyoruz. Son slogan “Kahrolsun İsrail...” Bağıranların birçoğu toprağı terk edip, beton kafesler içinde yaşadığını zannedenler. Hiç şu soru sorulmuyor; İsrail bu güce gelinceye kadar sizler tarlalarınızı satmak veya betonlaştırmakla mı zaman geçiriyordunuz? İlmin ve bilimin neresindeydiniz? Yoksa eğitiminize yön verdiğini zannedenler, bilimsellikten ve ilimden uzak durarak mı gözlerinizi kör etmişti?
Mesele olaylar bilimsel, ilmi, bakış ve toprağa sahip çıkma meselesi. Yoksa kuş lastiği ile bombanın savaşından her zaman bomba galip çıkar. Toprağı sevmeyenlerin, üretmeyenlerin sonu hüsrandır. Elbette Kudüs bizim “kırmızı çizgimizdir” ama akılla ve bilimle daima üreterek bu sorunları çözebiliriz. Kültürel değerlerimizi koruyacağız, maneviyatımızı yitirmeden bilim yolunda üretmemiz gerekir. Patent üretemiyorsak, teknolojiyi yerli hale getiremiyorsak “kahrolsun İsrail “ demek boşuna.
Akşam evine alıp gittiklerine bak. Çoğu İsrail, çoğu Yahudi üretimi. Tohum, ilaç, kimya, silah, giyim hepsi onların üretimi. En son Suudi Prens Hz. İsa’nın resmine verdiği para dört yüz elli milyon dolar. Sonuç bu işte... Gerisi boş, gerisi kandırmaca... Akıl ve bilim, araştırma, toprak sevgisi, üretim okullarda verilmeyince ne kadar “Kahrolsun İsrail” desen de kahrolmuyor ki...
Önemli olan bilimsel düşünce ve Âşık Veysel gibi toprağı sevmek, yeraltı ve yer üstü kaynaklarını işletmek. Hiç birini yapamıyorsan bırak şu AVM’leri, mahallendeki Bakkal Amca’dan al ihtiyaçlarını, betonlara çevirme tarlanı ve yerli tohum üret, çalış ve çabala, hedef koy kendine. Yoksa ne Kudüs kalır ne Mekke ne de Medine...
Düşman ancak onun kullandığı silahlarla yok edilir. Günümüzde bu da akılla ve bilimle oluyor. Aklını kullan ve değerlerine sahip çık.