Abbas YOLCU

Tarih: 31.10.2017 10:01

“BAK YEŞİL YEŞİL”

Facebook Twitter Linked-in

KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

 “BAK YEŞİL YEŞİL

Her ikisi de nisa taifesinden. Biri Avrupalı, diğeri Ortadoğulu. Avrupalı olanı geçen asırda yaşamış. Ortadoğulu olanı ise çağdaşlaştırılmaya tâbi tutulmuş, az gelişmiş ve gelişmesi asla mümkün olmayan topluluğun tuzu kuru bir ferdi olarak yaşamaya devam ediyor.

Bu nisa taifesinden Avrupalı olanı, biyolojik kaderi gereği yakalandığı kalça eklemi hastalığı sebebiyle ömür boyu aksak olarak yaşamak zorunda kalmış, kaynaklara göre. Ve inandığı bir ideolojinin peşinde bir ömür harcadıktan sonra kırk sekiz yaşında “uğrunda çarmıha gerildikleri” tarafından dövülerek öldürülmüş ve cesedi nehre atılmış.

Ortadoğulu olanı ise egemenlerin veya kendilerini egemen zannedenlerin kapısının önünde kendisine kemik atılmasını bekleyerek ömür tüketen sonradan görme ikbal sahiplerinden biri. Başına sardığı yeşil bohça ve renkli gözleri ile taşıdığı fazla kilolardan rahatsız bir görünüm arz eden bu Ortadoğulu, sahip olduğu ikbalin elinden uçup gitmemesi için egemenlere saygıda kusur etmemektedir.

O, bir zamanlar yine saygıda kusur etmediği başka bir güruha karşı efendilerinin yön değiştirmesine paralel olarak yönünü değiştirmiş, yeni sahiplendiği kapıdan karşıya doğru kesintisiz olarak hatt-ı müdafaada bulunmaktadır.

Rivayet edildiğine göre onun zevci de egemenlerin yahut kendilerini egemen zannedenlerin lütuflarına mazhar olduğundan ve bu lütuflardan mahrûm olmamak için ikisi birden ellerinden gelen gayreti arkalarına koymamaktadırlar ve saygıda her hangi bir kusur işlememektedirler.

İnsan, melek değildir. Hayat mâcerası içinde yanlışlar yapar, hatâlara düşer, günahlar işler. Hatâdan dönmek asil bir davranış. Özür dilemek insanı küçülten değil, aksine yücelten bir tavır.

Ama başı yeşil bohçalı, renkli gözlü ve fazla kilolu nisanın çağdaşlaştırılmış bir kapı kulu olması dolayısıyla kaynaklarda her hangi bir özrüne rastlanmıyor. Tam tersine çıkıntılığa devam ediyor.

Halbuki rivâyete göre onun inandığını beyan buyurduğu itikadının esaslarına göre nisa tâifesinin gündem olacak şekilde pervasızca ortalarda dolaşmaması, ağzına her geleni söylememesi, oturup kalkmasını bilmesi, kısaca hanımefendiliğini her bakımdan izhar buyurması gerekmektedir.

Ama hem çağdaşlaştırılmış hem başı yeşil bohça ile kaplı renkli gözlü nisa ve benzerlerine yaptıkları işin yani uluorta konuşmalarının ve yazmalarının kendileri için bir cihad faaliyeti olduğu vehmi sirayet ettirilmiş bulunmaktadır.

Her bakımdan içinde yaşadıkları toplulukta şiddetli ve onulmaz bir câhilleştirme sürecine tâbi tutuldukları için, kısaca düşünebilme melekeleri köreltildiği için içinde bulundukları zindanla Eflatun’un mağarası arasında her hangi bir fark bulunmuyor.

Kitap der ki: “Dışarıda bir deli haykırıyor: Bana hakikati söyle… Hangi hakikat?”

Hakikati kim kaybetmiş ki başı yeşil bohçalı ve renkli gözlü kapı kulu onu bulmuş olabilsin?

Ortadoğulunun hakikati, günübirlik değişebilen içi boş zarflar halindeki hamaset dolu nutuklardan ibaret…

Entelektüel, bu durumu fark ettiği için, yaşadığı topluluk hakkında “büyük bir yalanın yaşandığı topluluk” ifadesini kullanmıştı.

Demek ki yaşamak kolay da asalet sahibi olabilmek çok zor. Herkes inandığı bir ideolojinin, bir hayâlin uğruna ölebilmeyi beceremiyor. Ölebilmek bir tarafa, kendisine arz edilen dünya nimetlerinin hiç olmazsa birinden dahi feragat etmeyi hazmedemiyor.

Onun için şair “neler yapmadık şu vatan için/Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik” demişti. Bu arada nisa taifesinden olan Avrupalının adı, Rosa Luxemburg idi.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —