KÖŞE BUCAK
Mehmet Salih KÖSE
Eğitim Uzmanı
“Aaa bak bir tane olmuş. Bak şu kabarık, yarın sabah olur” der ve sevinirdik. Daha önceden hazırlanırdı ‘gugar’ımız (uzaktaki incirleri toplamak için ağaç dalından yapılmış tepesi çatallı dal parçası) veya geçmiş yıldan kalan gugar asılı dururdu incir dalında. Yeni incir yılını beklemekle geçerdi bir yılı.
Çocuktuk. Korkardık incire çıkmaya. Çünkü incir dalı gevrek hiç habersiz kırılır düşerdin yere. Çok düşen olurdu incir mevsiminde incir ağacından kolunu, bacağını, kaburgasını kıran. Hatta ölen insanlar bile olurdu. “Vah vah incir ağacından düşmüş de ölmüş.” Hatta bu konuda destan bile yazardı ozanlar ve yirmi beş kuruşa salı günleri pazarlarda satarlardı. İncirlerin olgunlaşmasını beklemek sanki bir ömürdü. Hele de gurbette olanlar sorardı sarı sarı mektupla: “Gı incirler oldu mu orada, olmuşsa Kamberoğlu'na koy yollasana.” İncir gönderilirdi Trabzon'dan İstanbul'a, Ankara'ya. İncirler ‘garnal’a doldurulur gelirlerdi oto gara bakarsın muavin almaz. “Kız anne, bu incir burada gitmez, ezilir büzülür, geriye kalanı zaten yenmez.” Anne ısrarcıdır; “Olsun uşağum bizim gelin aş eriyi, kokusunu alsın yeter.” der, allar pullar ve muavini ikna eder, incirler sallana salana otobüs bagajında yolunu tutar gurbetin. Sonuç ne çıkar? Onu da inciri alan bilir.
Bizler büyüyünce galiba o şirin yaşamayı unuttuk. Sıcacık o güzel günlerden geri kaldık, rengarenk yaşamları, ağaçlara, ırmakları, inciri ağaçta yemeleri, “torosan, patlıcan, lop incir” diye sıralamayı hayal bile edemiyoruz.
Geçen gün dolmuşa binerken, kadınlar kaldırımlara incir kovalarını dizmişler satıyorlardı. Kimisi elli lira, kimisi yüz lira diyordu. İncir sepetlerini görünce çocukluğum aklıma geldi.
Orta Mahalle’nin başında incir ağacının altına oturup, Akçaabat'ı, Trabzon'u seyreder, karşı mahallede radyoda çalan “şu uzun gecenin gecesi olsam” türküsünü dinler, küçük küçük hayallere dalardım. O zaman evimiz ve kapımızdaki üç çeşit incir ağacı kalabalıktan, teknikten, gürültüden uzaktı. Sadece tütün kaçakçılarını takip eden jandarmalar ve kolcular bizim evin yanından geçerken incir ağacına bakarlardı. Onları gören anneannem, “çıkın yiyin torunlarım" der, jandarmalar süngülü tüfeklerini çakar yanlarında bir arkadaşlarını nöbetçi bırakır kedi gibi ağaca tırmanırlardı. Keplerinin içine incir yaprağı koyarak üzerine topladıkları incirleri yığar nöbet tutan arkadaşlarına getirirlerdi. Daha sonra anneannem onlara bakır tas ile ayran verir, uğurlardı.
Büyük incir ağacımızı kardeşimle pay etmiştik. Doğudaki dallar bana aitti, batıdakiler kardeşime. Kimse kimsenin dalından incir almazdı. Hiç de incir sattığımızı görmedim. Gelen geçene verirdik. Bir de torosan incirinden reçel yaptığımızı bilirim. Patlıcan incirini kurutmaya çalışırdık. İkiye böler, bir tahta üzerine dizer pencerenin kenarına koyardık. Ama pek randıman alınmazdı. Çünkü Eylül'de havalar bozar yağmurlar başlardı.
İncirlerden son yaprak dökülürken yapraklar arasında kalmış ve kurumuş ‘lop’ incirleri bulursak çok hoşumuza giderdi. Sarı kuşlar konardı incirlere. Avcılar gelirdi bu kuşları vurmak için. Bizler müdahale ederdik. “O kuşlar bizim, vuramazsınız” der, kuşları korurduk avcılardan.
Ben incir ağacının dibinde kul hakkını ve helalleşmeyi öğrendim. Zaman zaman evimizin önünden geçen insanlar iki üç incir alırlardı, sonra annemi veya anneannemi görünce, “kul hakkıdır, iki üç incir aldım ağacınızdan, helal edin” derlerdi. Helalleşirlerdi o zaman.
Ama bugün o bembeyaz sayfalarda, yer yer görülen kara lekeler.
Zaman zaman çocukluk arkadaşlarımızla bizim incirler sizin incirden daha erken oldu veya bizim incir sizin incirden daha çok veriyor gibi sohbetler yapardık. İncirler yapraklarını dökünce incir ağacını çevirirdik korsan gemisine, elimize ağaçtan bir kılıç alıp çıkardık incirin tepesine, “iskele alabanda, yelkenler fora” diye haykırarak hayalimizdeki korsanlara kılıç sallardık.
Nedendir bilinmez incir ağaçlarını diplerine maydanoz ekerdi büyüklerimiz. Hatta derlerdi ki maydanozdan karınca geçip incire zarar vermez. Ne kadar doğru bilemem.
Biliyorum sizlere eski zamanlardan bahsediyorum. Benim için pek de eski sayılmaz. Dediğim yıllar ellinin sonu altmışın başı... Söz ettiğim kentin nüfusu o yıllar beş bin altı bin arası. O zaman farklıydı sosyal hayat. Her şey para değildi. İnsanlar imece usulü çalışırlardı. Bir kız ile bir erkek sokakta konuşamazdı. O yıllar kızlar Kaf dağında sanki bir elmas. Küçük yerlerde herkes birbirini tanırdı.
Uzak köylerden, Kaleönü, Ağaçlı, Karaçayır, Ortaköy, Çilekli'den eşeklerle ve katırlarla odun getirenler, büyük bir nimetmiş gibi bakarlardı incirlere. Anneannem odunun parasını verir sonra, “şu alçak dallardan toplayın” derdi. Zaman zaman da ellerindeki sepetlere toplar doldururlardı incirleri, “bunları da götürelim torunlara, nur içinde Allah yatırsın bu inciri dikenleri” der, teşekkür eder, odunu satmanın ve inciri almanın mutluluğu ile dönerlerdi köylerine.
Nerede o insanlar? Nerede o dostluklar, yardımlaşma, paylaşım? Ne değeri kaldı sevginin ve güzelliklerin?
Zaman o kadar hızlı geçti ki, insanlar çok çok değişti. Daha dün isteyen istediği ağaçta bedava yerken inciri, şimdi pazarda para ile satılıyor. Demek ki toprağın dinlemedik nabzını. Bereketli kaynakları kendi ellerimizle kuruttuk. İçimizdeki paylaşım, dostluk, sevgi cevherini yok ettik. Arayış içindeyiz dünde kalan güzellikleri. Bulmak zor. Yollar hırçın ve dik. Sözler ağır.
Dün, incir dediğin bir ağaç değildi. Bir insandı. İnsanları sırtında taşıdı. Ayağında güzel sohbetlere eşlik ettik. İnsanı beslerdi. Kollarında çocuklara oyunlar öğretirdi. İncir ağaçları vardı. Boyları dağlar kadardı.
İncir ağacı, göktü, denizdi. Gözleri yeşil, sonbaharda sarıya dönerdi saçları. Yağmur bulutları üzerinden geçerken en güzel şarkılarını bizler ve kuşlar için söylerdi. Taş yedi, balta yedi incir ağaçları ama yine de insanı sevdi. Verdikçe verdi. Nankör olmadı, kıskanç olmadı. Hiç de yalan söylemedi. “Çok asılma dalıma, içim dışım bir, yüreğim yufka, tez kırılırım, dayanamam kötü söze” diye de defalarca uyardı
Sen şimdi bakıyorsun, geçerken mahzun mahzun bir esir gibi kartonlar üzerinde dizilen incirlere. Şimdi kim bilir senin çok pahalı bulduğun o incir hangi duygu ruhunda? Bir içli şarkıdır o müşterisini bekleyen incir.
Böyle duygular geçti içimden incir satıcılarını görünce. Gördüm, hüzün sardı gözlerimi. Söz verdim dalından koparıp incir yemedikten sonra karton üzerinde para ile satılan incirlerden yemeyeceğim.
İncirlere baktım şöyle uzaktan çoğu yorgun. Biraz daha renkleri parlak, fiyatları keskin.
Sisler altında kaldı benim incir ağacım. Bu pazarda yoklar. Hayali işlerken içime, yürüdüm geçtim katıldım kalabalıklara. Hâlâ hayalimde incir ağacım, kolumda sepetim elimde gugarım, tırmanıyorum tepelere bir çocuk yüreğiyle.
Günümüz dünyası mı? Her şey karışık. Artık geçerli değil o söz: “Ocağında incir ağacı bitsin.” Baksanıza incir pazarda en değerli ürün. Yalnız Karadeniz inciri Aydın efelerinin incirine benzemez. Zaten orada adı galiba yemiştir.
Bu hafta böyle olsun. Aslında çok yazılacak konu vardı. Onlarda tatil dönüşüne kalsın. Hepinize iyi haftalar. Sevgiyle, dostça kalın.