Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 22.02.2022 13:14 Güncelleme: 22.02.2022 13:14

BİR TUHAF HAFTALIK YAZI


KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

BİR TUHAF HAFTALIK YAZI

Bugün hava çok güzel. Tuttum ellerinden baharın; kentimi gönlüme doğru kaçırdım.

Önce Ayliya’ya çıktım, cevizin altına oturdum. “Hıdırellez” adını verdiğim bir masa kurdum.  Masamda renk renk haşlanmış yumurtalar, zaguda, evde yapılmış pastalar, su böreği, Lades çekmek için pişmiş köy tavuğu ve çeşmeden doldurulmuş su ve ayran. Karşımda yavaş yavaş salınıyor zeytin ağaçları. Harmanda uçurtma uçuruyor çocuklar. Çocukluk günlerimi yıl yıl, ay ay ve gün gün böldüm koydum önüme. Yemek için değil, anmak ve yaşamak için. İstedim ki beni dinlesin Orta Mahalle, Granba, Dürbinar, Trabzon ve karşımda mavi mavi gülümseyen Karadeniz.

 Çocukluk duygularımı yükledim uçurtmaya; salıverdim göklere. Sildim içimden soğuk rüzgarları ve sarı, kızıl hazan efkarını. Yalnız başıma, hayalime takıldı cevizin dalına yapışmış uçurtmanın kuyruğu. Kim bilir kaç kilo göz yaşı dökmüştür bu kuyruğa o meçhul çocuk. Hayalimde çocuğun masum yüzü. Ne kabasın ceviz ağacı, hatta zorba; ağlattın çocuğu. Bırak artık yakaladığın uçurtmayı. Sen anlamazsın uçurtmadan. Uçurtma çocuğun özgürlüğü. Sen yeter ki ceviz ver, yeşil entariyi giy üzerine. Bak, sana da kızdı papatyalar, menekşeler.

Gönlüm, papatyalar içinde açılıyor doğaya. Dilim çözmüyor, papatya falındaki sırları. Gözlerim Trabzon'un başlarında. Ne kadar da güzel görünüyor buradan Boztepe, Ayasofya, Çamlık Hastanesi. Bu hastanede havasız kalmış ciğerler doktorlardan umut bekler.

 Gözlerim Gülmez Osman'ın çeşmesinde. Önünde zincire vurulmuş bir bakır tas. Salı günü kana kana su içer pazara giden yorgun emekçiler. Sonra dua; yaptırana, hayrat bırakanlara. Karşımda tütün tarlaları, belliyor günlükçüler. Ellerinde tahta saplı dogan, sivri demir ayaklı beller. Dillerinde, yorgunluğu unutturan türküler. Baş tarafta Sivrioğulları, aşağıda Topsakallar. Yanında Sarı Hasan, köprüye yakın İdris Aga. Susayınca sulandırılmış yoğurdu şerbet diye içiyorlar.

 Adını narlardan alan Dürbinar. Yere düşüyor daldan bir karga yavrusu. Başına toplanıyor onlarca karga. Hısım akraba. Aman çocuklar yaklaşmayın. Karga, kindar bir kuştur saldırır. Başlıyor kargalarda bir feryat, figan. En çok da çırpınan karganın annesi. Tepede güneş bir ara kayboluyor bulut arasında. Hafif hafif başlıyor çise. “Şeytan kızını kocaya verecek” diyor çocuklar. Çise dinsin diye iki çayırı bağlıyorlar bir birine. Yağmur da kesiliyor aniden. Çocuklarda ayrı bir sevinç. Kimi uçurtma uçuruyor, kimi top oynuyor yeniden. Fevzi Paşa'da öğrenci zili çalıyor. Merdiven başında görünüyor Okul Müdürü Salih Zeki Değirmenci. Yanında İsmail Timurcu, Mustafa Elmas, Türkan Dumanoğlu, Kebire Öğretmen.

 Kelebekler geçiyor önümden. Her çiçekte ayrı bir renk ve ayrı desende kelebekler. Ama arılar bir başka forslu geziyorlar. Biraz daha havalı. Galiba güveniyorlar iğnelerine. Belki de kelebeğin ömrü az ve üretmezler, arılar kendileri bal taşıyor kovanlara ondan.

 Karşı mahallede bir kavga. Ama ben adlarını veremem. Karı koca kavgaları yine vardı o yıllarda. Kadın, “bıktım senden, kumarından, içkinden” diyor. Erkek hep alttan alıyor. Belli ki o da suçunun farkında. Son sözleri “hoşuna mı gidiyor bu hayat?” oluyor kadının; haykırışına erkek sessiz kalıyor.

 Ceviz altında, sanki kalbim denize yapışmış. Denizde küçük kayıklar. Balığa çıkmış yine Granbalılar. Üç beş gemi uzakta. Mavnalar ile sahile gübre taşıyor hamallar. Tahta iskele, sahilde bu ağır yük karşısında sanki çökecek.

 Bir sarısandal konuyor dala, süslü mü süslü. Zalim avcı basıyor tetiğe. “Pat pat” tüfek sesi.

Uyanıyorum uykudan. Rüyaymış meğer gördüğüm. Sokaklarda ve mahallelerde kalmamış artık o eski güzelliklerden. Avuçlarımda bulduğum ve rüya gördüğüm, görüp de yutkunduğum eski güzelliklermiş meğer.

 Şimdi gözlerim bakınca manzaraya sulanıyor utancından. Gökyüzü uçurtmalara hasret, bahçeler bırakılmamış çocuklara. Nisan yağmurları bile utanıyor gördüklerinden. Bahar çok uzaklarda açıyor artık. İnsanlar kaçıyor baharı görmek için yaylalara. Ama bakıyorum yaylalar da Gökyüzü de dertli yaşadıklarından. Gökyüzünde hâlâ bacalardan çıkan o kara duman ve kirli zehirli gazlar. Artık görünmüyor uzaktan Trabzon'un boğazına asılı gerdanlık. Aynı gerdanlığın küçüğü de yok edildi bizim burada. Hâlâ denizlere karşı bir kin, dökülen taş ve toprak. Telafisi olsa da gerdanlıklar kaybolduktan sonra bize kalan ne? Katiliyiz hepimiz bu coğrafyanın.

 Hadi gel, yine eski halinle gülümse bize bahar. Yüz kırk bin kişi senin o eski güzelliklerini anıyor şimdi. Birçok insanın kuru gürültüsüne kanma sakın. Gel ama o eski halinle gel. Doğaya küçük kalmışsak da bahara garip kalmayız.

 Duyar gibi oluyorum hadi sen yine uzun uzun yaz diyenleri. Keyfin yerinde, sarhoş ol eski hayallerinle. “İş bilenin, kılıç kuşananın” demiş atalarımız. Kim dinler sözlerini. Yanlışlıklar oldu artık alışkanlık. Bizler, bir emekli bahçesinde kurumaya yüz tutmuş asma kadarız. Baksana çelenk sunma töreninde bile insanlar yerini unutarak koşuyorlar öne. Neden acaba? Dün bu manzarayı görünce yüzüm kızardı, gönlüm utandı. Ben yine o cevizin altında kalmak isterim hayallerimle. Ama bugün baktım uzaktan ne ceviz var yerinde ne de o küçük harman. Ormanlar sökülmüş fındık dikilmiş. Uçurtmalar uçmuyor gök yüzünde. Fevzi Paşa'nın zilleri soluk. Kimin umurunda. “Çalsın sazlar, oynasın kızlar.” Bir umut ihaneti baharın sıcağında.

 Baharı yutkundum ve sessizliğe ses olmak istedim bu hayalimle. Can benim, kan benim, beyin benim. Kim karışır böyle düşünmeme... En doğrusu insansı sevmek. Kalem, kâğıtta çıkardığı yırtıcı ses gibi acıtırsa beyinleri, o çocuklar sevinecektir. Bu kelimeler, bazı insanların kulağındaki pası silsin istedim. Bundan yazdım bu hafta. Son sözüm: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”

Yine de içinde umut, sağlık ve başarı olan güzel bir haftanız olsun isterim.