Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 15.02.2022 13:07 Güncelleme: 15.02.2022 13:07

GİTTİLER AMA BİR DAHA DÖNEMEDİLER


KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

GİTTİLER AMA BİR DAHA DÖNEMEDİLER

20 Nisan 1916. Bahar ama hava yine kıştan unutulmuş bir soğuk. Trabzon başlarında kara duman. Bir alev topu düştü Galanima'ya. Sonra Orta Mahalle'de başladı bir heyecan. Yayıldı Dürbinar'a, Nefsipulathane'ye. Pencerelere asıldı mavi beyaz Yunan Bayrakları. Yani “biz sizlerdeniz, bize bir şey yapmayın.” Karadeniz'e doğru gelen Çarlık Rusya. Emelleri var zaten bu kıyılarda. Çar I. Petro'nun amacı değil miydi sıcak denizlere açılmak? Ama bu değildi bu sefer. Amaç Kars'ta, Sarıkamış'ta Ruslar ile savaşan Türklere gidecek yiyecek, silah ve mühimmatın önünü kesmek. Kendi askerlerine kuzeyden destek sağlamak.

Trabzon Valisinden emir gelir: Derhal Pulathane'yi boşaltın. Batı'ya, daha batıya göç edin. Kendisi zaten çoktan Trabzon'u terk etmiş, arşivi taşımıştır Ordu'ya.

Göç edilecektir. Zorunlu başlamıştır bu göç. Ama ne elde vardır ne de ayakta. Üstelik hava da gayet soğuk. Denizden gideceksen motorcular göçü fırsata çevirmiştir çoktan. Bir lira yerine on lira. Dağlardan gideceksin yolunu keser eşkıya. Ama içinde bir ölüm korkusu mecburen çıkacaksın yola. Yanında üç beş kaşık, iki sahan, bir kazan. Bir de bir torba mısır veya bakla. Kesene bakarsın ya on kuruş veya elli. Çocuklar çok küçük. Kimi sırtında kimi yayan. İki de bir yalvarırlar: “Anne yoruldum, dinlensek, anne karnım aç, susadım.” İçin yanar cevap veremezsin. Sadece kandırırsın onları: “Evladım az kaldı, gideceğimiz yer bu tepenin arkası.” Çocuk bu, inanır bu tatlı yalana.

Güneş ara sıra çıkar bulutların arasından. Gülecek gülemez. O da sanki korkmuştur gemilerden karaya doğru atılan top ateşinden. İşte o an denizin mavisi kızarır ve ateşe bürünür. Gün boyu Pulathaneyi döver Urus'un gemileri. Dereler, dağlar yanıyor. Yerli, Ermeni, Rum eşkıyası işi iyice azıtmış; dağdan inmiş, şehirde evleri basıyor. Bir yağma, bir talan kelimeler ile anlatılmaz. Bazı evler yanıyor; bazı evlerde yaşlı insanların başına ateşten kızgın sac ayağı geçirilerek evdeki altınların yeri soruluyor. Cevap yoksa, başı kesiliyor zavallı hasta insanların. Su kenarlarında sanki bu acıya ağıt yakıyor kurbağalar. Deniz başının rengi soluyor. Yakılan ve yıkılan evlerden sadece kara dumanlar bölüyor gecenin acısını.

Korku içlerinde hala bir umutla, yaşam mücadelesiyle yol alıyorlar. Çavuşlu'ya, Görele'ye, Tirebolu'ya doğru irili, ufaklı zorunlu göç kafileleri. Çoğunun elinden alınmış eşkıyalarca paraları. Onların asıl zoruna giden bu soyguncular arasında yerli eşkıyanın olması. Gün boyu yağmurun soğuğunda, zaman zaman güneşin sıcağında dağlardan dağlara yol alıyorlar. Önlerine düşen top gülleleri ve eşkıya en büyük engelleri. Bir de zor arazi şartları. Üstelik karınları da aç. İlk hedefleri Giresun. Sonra Ordu, Ünye, Terme, Çarşamba, Samsun. Ama düşünmüyorlar oralarda da neler çıkacak karşılarına. Çoğu yerde ölüyor yaşlılar. Sadece toprağı eşip gömüyorlar ölülerini. Mezarın başında bir kara taş. Kim ölen, kimin nesi belli değil. Bazı yerlere bırakıyorlar çocuklarını. Biliyorlar onları bir daha göremeyecekler. Azgın derelerde kapılıyorlar azgın sulara. En çok da çocukları alıp götürüyor dereler. Hele şu Harşit var ya Harşit Irmağı. Çok canı yaktı, çok çocuğu aldı sürükledi denize. Hâlâ bunları düşününce gider o ırmağın kenarında ağlardı büyükler. Kaybolan kızların sadece adları kalmıştı akıllarında, acıları hâlâ içlerini yakmakta.

Her gece sığınırlardı boş buldukları bir eve. Dertleri, çileleri ve korkuları uyutmazdı bir türlü onları. Sırt sırta vererek yatarlardı karanlık evlerde. Yürekte eşkıya korkusu vardı ya... Gündüzler erken koyulurlardı yola. Güneşin, ayazın, sıcağın, soğuğun altında. Kuzey rüzgarları vurunca yüzlerine, burunları büyür ve kızarırdı. Hep sıcak lahana çorbası içmekti hayalleri. Elleri buz tutar ağızlarından çıkan hüzün dolu nefes ile ısınmak isterlerdi. Yol yoruyor, çeteler korkutuyor ve doğa eziyordu onları. Korku ve meşakkatli yolculuk öldürüyordu hastaları. Onlarca yıl yaşadıkları Pulathane'den çok uzak düşmüştü yolları. Halbuki güzel günlerde hep söylerlerdi: “Kimse bizi bu topraktan ayıramaz.” Bu düşüncelerle çileli yoldaydı yıpranmış ve yorgun yüzler, ayaklar. Her dağda toprak altına gömerek bıraktılar yavrularını.

Kiminin sırtında bir yatak, bir yorgan, üzerinde eski ve yırtık gömlek. Kimi çocuk, elinde iki çalı bir değnek. Koyunlar vardı. Çobanları vadiler arasına gizlenerek yol alan. Kimi kadınların ipinden tuttukları inekleri vardı; çanlarına ot tıkanmış. Ses çıkarmasın diye yavaş yavaş ilerleyen. Bir ışık görseler ya korkarlar veya sevinirlerdi. Ya soyguncu ya bir kap yemek verecek iyi bir aile. Bir teselli işte. Korku ve sevinç yan yana. Ama genelde korku galip gelirdi o zaman. Çok az insan yardım ederdi bu muhacirlere. Bazı evlerden sevgi ve yardım da görmüşlerdi. Bazı kimselere de evlatlık vermişlerdi yavrularını istememeye istemeye. Ama evladım kurtulsun düşüncesiyle vermişlerdi mecburiyetten.

Bir de gittikleri yerlerde bilhassa da Giresun'da, Samsun'da gerekli yardımı alamamışlardı. Ekmek vesika ile veriliyordu. Ekmek dağıtıcıları ya rüşvet istiyorlardı veya kadınlara kızlara göz koyuyorlardı. Genelde mezarlık yanlarında sabahlıyorlardı göç edenler. Mesela bu konuda meşhurdur Ordu'da Çakal Çıkmaz Mezarlığı. Terme'de Çamlık, Çarşamba'da ırmak kenarları. Kitaplar yazar Trabzonlu zengin bir dul bayanın Çarşamba Yeşil Irmak kenarında açlıktan ve soğuktan üç çocuğu ile donmalarını. Trabzon'da çok zengin bir ailenin gelini. Beyi tüccar ama Kafkas cephesine gitmiş. Kadın, muhacir çıkarak başına dertler gelmiş ve nehir kıyısında çocukları ile açken soğuktan donarak ölmüş.

17 Şubat Akçaabat'ın Düşman İşgalinden kurtuluş günü. Bunlar geldi aklıma. Bu işgal meselesinde biz mi haklıydık yoksa Rumlar ve Ermeniler mi bozgunculuk yaptı? Yoksa o olaylar şimdi sır olarak mı saklı bilmiyorum. Ama her 17 Şubat’ta kalbimiz farklı üzülür. Çünkü bizim dostlarımız, ailemiz o zaman gittiler ve birçoğu geri dönemediler. Kaybolan yüzlerce çocuk var. 20 Nisan çığlığı hala titretir yüreğimi. Yokluklar acıtır bedenimi. Acırım bugün o dönemeyenleri düşünmeyip de "köşeyi döndük" diye sevinenlere. Gönül yüreklerimiz sızıntı verir böyle acı günlerde. Tarihin arka sayfalarına araştırarak bakarsak sanki bir hicran seması var. Kurak bakışlarla bakmamak gerek bu muhacirlik olayına. Bilmediğimiz ve hiç tanımadığımız ama bizim kanımızdan olan akraba ve dostlarımız var. Trabzon'dan yola çıkan, Bilecik’te, Bursa'da, Düzce'de, Sakarya'da duran ayaklarda. Hep Karadeniz’in kıyılarında ve dağlarında ağlar durur o acı günlerin hüznü. Aramak, bulmak ve duymak gerekir.

Yelkovan silip atsa da kendini akrepten ben atamam kendimi gidip de dönemeyen o hikayelerden. O günlerin hikayesinden çok o acı çilesi içimde. O insanların yurt hasretini nasıl taşıdı yürekleri?

Bugün yaşadığımız şehir ışıkları yanıp sönerken belki de o günlerin acısını hissediyor.

Ciğerlerin keşfinde geçmiş tarih ve tarihsel yaşanmışlık bir gür ormanmış meğer. Ama bu duyguyu keşfetmek gerekir. Toprak soğuklarda sıra dayağı yerken 17 Şubatlarda bir de gidip de dönemeyenleri, kaybolanları düşünün istedim. Bu kent de yaşıyorsak acısına da anısına da düşkün olmalıyız? Derler ki göz görebildiği kadar inanır. O zaman bu dramın anıtları, filmleri yapılmalıydı çoktan. Ne demek gerekir bilmiyorum. Bu zamana kadar yapılmamışsa, şunu mu desek bu işte rant yok ya rant utansın".

Eğer dağ başında kuru bir mezar ve başında eski bir taş görürsen sorgulama, duanı yap. Belki de gidip de dönemeyenin mezarıdır.

Esaret, göç ve korku bugün o eskisi kadar kötü kokmuyorsa dam uyanık olmazsan bakarsın bir gün gelir ağır kokar. O zaman geçmişini ve yaşanmışlıkları bil.

İçimize bırakıp gittiler o acı yolculuğu. Gittiler ama gelemediler. Kimler mi? Meçhul sevdiklerimiz. Atamız, dedemiz, ninemiz. Ama bizler bugün hâlâ yanlışlıklara devam ediyor ve doğrulara muhalefet ediyoruz. Birilerinin düşüncelerinde ve gözlerindeki küstahlığı keşfedemiyoruz. 17 Şubat 1916'da balkonlarında mavi beyaz bayrak asanlara hoş görünmek için Orta Mahalle'deki okulu kapalı tutmakta ısrar ediyoruz. Sizler olayı turizm diye yasallaştırıyorsunuz. Ben olaya gidip de dönemeyenlerin gözleri ile bakıyorum. Hep büyüdük de ne oldu? Tarihten uzak kaldık. Hikayelerimizin farkında değiliz. Desem ki bu Trabzon'da hâlâ "Pontusculuk" oyunu var, ne diyeceksiniz? “Komple kurma” mı diyeceksiniz. Peki neden dünyada hâlâ üç yüze yakın Pontus Derneği var? Ne diyeceksiniz, “sus, ukala” öyle mi?

Tavsiyemdir; Atatürk Araştırma Merkezi’nin hazırladığı Pontus Meselesi ve Yunanistan'ın Politikası (Yusuf Sarınay, Hamit Pehlivanlı, Abdullah Saydam'ın) kitabını okuyun lütfen.

Siz gidenlerin ve bir daha dönmeyenlerin hikayelerini bilmeyene yetkililer, yanlışta ısrar etmeyin ve o bölge taşıma planlarını yaparken Orta Mahalle Fevzi Paşa Okulu’na göre plan yapın ve okulu yaşatın lütfen. Yoksa kaybolup gidenler ve tarih sizleri af etmeyecektir.

Bu memlekette “Pontusculuk ve Ermeni Hareketleri” vardır. Bitmeyecektir. O mahallede o okulu hizmete açmak vatanseverliktir. Bunlar benim düşüncelerim. Venizoloslar ölmedi. İşte Ege'de, Karaağaç'ta yaptıkları.

17 Şubat Akçaabat'ın kurtuluş günü. Anma programlarında bu konularda da halkımız bilinçlendirilmeli. Kutlu olsun. Bu toprağa bir daha düşman çizmesi değmesin.