KÖŞE BUCAK
Mehmet Salih KÖSE
Eğitim Uzmanı
ÇERÇEVESİZ KALMASIN SÖZLER
Uzunca bir süredir bu köşede yazdığım yazılarla sizlerle buluşmaktayım. Gazete Sahibi Sayın İsmail Topal da sağ olsun haftalık ne yazarsam kırpmadan kesmeden köşemde yayınlar. Uzun oldu, kısa oldu söylemez. Yeter ki konusu suç olmasın der.
Ben de bu hafta ne yazayım diye düşündüm. Acaba yazdıklarım okunuyor mu? Söylediklerimden bir cümle veya söz dikkate alınıyor mu? Hiç düşünmeden içimden geldiği gibi yazıyorum. Ama doğal olarak isteğim; sözlerin çerçevesiz kalmaması. Bizimkisi farklı bir dünyaya bakış meselesi. Toplumsal, duygusal, kültürel sıyrıkları pansuman etme sevdası. Düşündüklerim kabataslak bir söylem planıdır. Yazarken, söylerken içimden asla geçmez hiç kimseye kötü bir laf etmek. Ama eleştiri olacak. İnsan sevdiği insanı doğruyu bulsun diye eleştirir. Batı eleştiri yazılarına çok önem verir. Eleştiri yapılırken yapma nedeni kin, nefret, siyasi bir bakış olmasın yeter. Kırmadan dökmeden yapılsın. İsteğimiz, herkesin sağlıklı bir şekilde uyanmasıdır aydınlık bir sabaha. Yazdıklarımı sizler isterseniz bireysel bir sevda kabul edin: okuyun, geçin. Hani bazı okuyucular vardır ne düşerse önüne onu okur ve geçer. Bakarsın birisi üstünü çizer. Birisi bu yazı okunmaz der, geçer. Birisi devamı gelir mi diye bekler. Hepsi bu işte. Hepimiz farklı, hepimiz ayrı zevkte. Her insan ayrı bir abide.
Benimki farklı bir sevda. Birikmiş bütün yılların acısı ve tatlısı işte. İçinde sevdiklerim, dostlarım, arkadaşlarım, doğrularım, yanlışlarım, unutamadıklarım, zaman zaman da unutup sonradan hatırladıklarım var.
Bakın kar yağdı. Güneş küstü bize. Duygularımız değişti. Kimimiz üşüdük, kimimiz soğuduk. Kimimiz belki de yanan soba karşısında yandık bile. Ama acı olan; hadsiz bir şekilde yağan kara bakış. Bir de çocuklara sorun karı ve kardan adamı. Kartopu, kayak çocuklar için çok büyük bir eğlence. Bir de yeni iki aşığın el ele tutuşup kar altında yavaş yavaş yürüyüşünü düşünün. Düşen karlardan kıskanılan sevgiliyi. Bu nasıl duygu böyle? Kar biraz da romantizm değil mi sizce? Bir de dağda koyunları ve keçileri ile yalnız kalan çobanlar var. Kimsesizliğin ıssızlığında; kar fırtınasına tutulan insanı düşünün. Keder ve kader yan yana yürürler farkında olmadan. İki farklı duygu, iki farklı insan. Ortak yanları; ikisi de yaşamak için alınacak nefesin kölesi.
Düşünün, bir dağ evindesiniz. Yalnız başınıza. Oturmuşsunuz ocak başına, dışarıda kar yağıyor ince ince. Demini almış çayınızı içiyorsunuz, ince belli bardakta. Gözleriniz karşı ormanları beyaza boyayan karda. Ormanlar üşümüş. Kar dolmuş kuşların yuvalarına, kuşlar çaresiz ve siz yudumluyorsunuz çayınızı. İşte o an yalnız değilsiniz. Farkında mısınız, ne de çok vardır gözlerinizin geleni gideni? Kalbinizi söndürür; kıvırıp uzanırsınız divana. Bilmem karlı rüya mı görürsünüz, yoksa yağmurlu, güneşli bir hava mı? Ama size benim tavsiyem, nerede yaşarsanız yaşayın ve hangi rüyayı görürseniz görün “hayatınızın kafiyesini” asla kaçırmayın. Boyunuzdan büyük işlere ve sevdalara da kapılmayın. Hayata da bir korsan gibi tek gözle bakmayın. “Bozuk düzen” diye de dünyaya küsmeyin.
Bakın yine o kadar daldık ki hayallere, yazının başlığını bile unuttuk. Oysa çerçevesiz kalmasını istemediğimiz sözlerden bahsedecektik. Öyle daldık ki kara, kışa, doğaya ve insana söylemek istediğimiz birçok cümle beynimizden silindi. Öğrenciler karne aldı. Artık takılmıyor yakalarına kırmızı kurdeleler. Bir kâğıt: “Başarı Belgesi.” Eğri çizmek mi, doğru yazmak mı doğru olan? İsterdim ki hiç değilse ilkokula gidenlere bir kitap ile bir de oyuncak verilseydi hediye. Ama hepsi birbirinden farklı ve renkli olan. Bu düşünce şu an dokundu yürek uçlarıma. Çocuk ruhunu eğiten ve zenginleştiren oyundur. Bir de hayal etmesini öğretebilirsek. Hayaline giden yolları çizebilsek; o çocuğu kazandık demektir. Bir çocuk dese: “Bak deniz ağlıyor.” Ne cevap veririz acaba? Düşünün istedim. Ben bunları yazıyorum şu an ama hâlâ yürek ucumda dağlarda yavaş yavaş eriyen kar var. Favori rengim beyaz, Saflık ve temiz bir duygu veriyor insana. Bilmem bilir misiniz; eflatun acıların, dermanıdır kar beyazlığı.
Bir ara yazı yazarken kulağıma geldi haberler, güzel yurdumdan. Baktım önüm arkam, sağım solum cinayet, Halbuki biz “sobe"” diyorduk çocukken. Güzellik mi, çirkinlik mi? Karanlık mı aydınlık mı? Düşündüm. Horoz şekerini düşürmüş, topu patlamış küçük bir çocuk gibi içim cız etti birden. Çocuklar mecbur edilmiş masalsız yaşamaya. Bir de hayret ederim, “Boş verin, yapan yapsın, geçen geçsin. Toplumu sen mi düzelteceksin?” diyen aymaz kişiliklere. Haykırmak isterim: “Yüreğinin insan olma borcunu öde.” Düşünürüm ama söyleyemem. Üzülür, gönlü kırılır diyedir düşüncem. Hepiniz bilirsiniz ki karanlıklar, aydınlıklardan daha önce siler ağlayışlarını.
Dünya dediğin galiba bir masal aldatmacası. Bu dünyada düşünürken taraf olmamalı, Arafta kalmalı insan beyni. İki tip insan tanıdım bu dünyada. Çiçek açmayan ve çiçek açan dal gibiler. Ben tercihimi çiçekli daldan yana kullanıyorum. Artık tercih ettiğim yer Araf mı taraf mı ben bilemem. Bakın yazdığım yazının bile ne konusu var ne de ana fikri. Hâlbuki bize öyle öğretmemişlerdi okullarda. Hadi adlarını da yazayım buradan. Lise yıllarımda (Ben Akçaabat Lisesi ilk mezunuyum diploma numaram da birdir. Bu yıl da ellinci yılı doldu, ama Akçaabat Lisesi'ne de galiba kar yağdı, kış uykularında yöneticiler, marka lise kolay olmuyor, ara serzenişi) Ahmet Kukul, Necat Birinci. Fatih Eğitim Enstitüsü'nde (Bir ara söz de buraya düşeyim. Bu okul marka öğretmen yetiştirmişti. Hala isimleri dillerde) Rasim Şimşek, Bener Cordan, Behçet Dede, Rıfkı Yazıcı, Baki Akgül, Abdullah Çolak, Burhanettin Tüzün). Ama şimdi yazı yazma tekniği de değişti. Serbest şiir, serbest yazı. Özgür düşünce, özgür yazma gibi.
Çok yazılacak konu var. Yazanlara büyük yazar deniyor. Bizimkisi küçük küçük oyalanma. Emekli yazıları, düşünceleri. Bilmem değer mi çerçevelemeye?
Yetmiyorsun bak Trabzon ne sanata ne de yazana ve çizene. Hep gönüller, düşünceler, gözler futbol limanında, dolarlar yüklenip futbol gemilerine gönderiliyor yurt dışına. Bütçede açık var. Hani sizin yerli futbol tarlanız? Nereye gitti Holomana, Hos Yalıncak? Yazın “Yalıncak Karpuzu” diye satılıyor Çukurova, Çarşamba karpuzu... Çok cılız bakıyorsunuz sanata, tarihe kültüre. Cılız bir ateş ne kadar ısıtırsa suyu, bilhassa üst yöneticilerin Trabzon'da sanata bakışı da böyle galiba. Göstermelik. Ama burada Akçaabat Belediye başkanı Osman Nuri Ekim'i ayrı tutarım. O hep sanat ve sanat etkinliklerinin, sanatçının yanında. Futbolun yanına, yarısı oranında, koyun sanatı, Karadeniz'de de doğsun bir Floransa, Paris, Venedik, Budapeşte, Londra. Bir şehir ne ile marka olur? Sanatçıyla, sanatıyla. Zaten futbol sevdası bu şehrin değişmez kaderi. Futbol da önemli ama sahada oynayan yerli çocuklar olursa. Yoksa yabancı futbolcu senin paranı alır, dışarıya götürür. Bu şehir tarımda betona yenildi. İsterim ki sanatta filizlensin ve gelişsin. Futbolda yabancı futbolcular tarlasına veya çöplüğüne dönüşmesin.
Nereden başlamalıyız ağlamaya, nereden başlamalıyız gülmeye? Yabancılar sahada oynayıp yerli çocuklar ve bizler para verip seyredeceksek; ne anlamı kaldı futbolu seyretmenin? Bu şehir spor yapmayı mı, futbol seyretmeyi mi, futbol oynamayı mı, taraftar olmayı mı seviyor? Bir karar versek. Aynı sevginin dörtte birini de sanata, güzelliğe ve üretmeye ayırsak galiba daha çok güleceğiz.
Belki çoğunuz kızacaksınız bu yazdıklarımdan dolayı bana. Farkında olmadım. Üşümüş karlar gibi döküldü cümlelerim. Taraftar çığlığınızı ben de alkışlıyorum gönülden. Biraz da farklı düşünseniz, yaşantısı, estetiği, ekonomisi farklı olacak şehrimizin. İsterim ki düşüncelerinizi farklı farklı renklendirin. Bir şehri sevmek, önce o şehir hakkında güzel şeyler düşünmek ve kirletmemekten geçer. “Bu sene, o sene”, ben de biliyorum. Kaliteli en güzel ressamlar çizecek hepinizin kalbine çok güzel bir “Şampiyonluk Kupası” resmi. Ama ondan sonrası da var. Köy yollarım, şehir caddelerim, karşımızda duygularımıza beste yapan deniz. Bir de unutmayın bu şehirde sanatçılar var. Üreten kadınlarımız, çiftçilerimiz ve üç tane üniversitede okuyan öğrencilerimiz ve esnafımız ve tren yolu bekleyen tüccarlarımız, turizme açılmak isteyen bakir yaylalarımız var. Neden olmasın üçüncü Tıp Fakültemiz.
Yine kederleri, dertleri, sevgiyi geçmişi ve geleceği eşeledik sizlerle. Sizler; üşümüş, bıkmışsanız bu soğuk ve kıştan; üstüne hayalinizden bir bahar kılıfı geçirin, öyle düşünün. Bahara ne kaldı? Şubat sonrası bahar. Hep umut ve sevgi var olacaktır.
Kusura bakmayın daldık sohbete uzattık. Hepinize sağlıklı bir hafta dilerim.