Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 03.09.2019 10:53 Güncelleme: 03.09.2019 10:53

O KÖPRÜ VE BİZ İNSANLAR


 

O KÖPRÜ VE BİZ İNSANLAR

Bu gün Pazar. Bir önceki gün, çok kimsenin yardımseverliğini bilmediği bir arkadaşım, yaşadığım kentim ile ilgili bazı konuları anlattı. Bazı insanların özelliklerinden bahsetti. İnanın gece sabaha kadar uyumadım. Korkunç olaylar rüyalarıma girdi. Birçok insanın “faiz batağına” nasıl düştüğünü ve bu bataktan kimlerin çıkar sağladığını duyunca tüm ümitlerimi yitirdim. “Vay be” dedim kendi kendime, “Benim kentimde kurdun adı çıkmış, çakallar baş koparıyor.”

Biz hâlâ işin farkında değiliz. Birçok insan mükemmel iyi olarak tanıyoruz. Ama duyduklarım, bilhassa da küçük esnafın içine düştüğü durum çok acı. Etrafta hem “hacı” hem de “faizci”. “Gitti ağalar, paşalar / kellerle körlere kaldı kıyılar, köşeler". Biz hâlâ neyin peşindeyiz? Okullar kapanmasın, eğitimde kalite artsın, bu kent büyüsün, sahillere dokunulmasın, trafik sorunu güneyden yapılacak yolla çözülsün, diyoruz. “Beylerin kağnısı bile tavşan tutar”mış. Biz hangi uykulardayız? “Büyük balıklar, küçük balıkları yutar.” Bu sözü biliyorduk ama bunun entrikalı bir şekilde bu kentte oynandığından haberimiz yoktu.

Şunu anladım ki halka bel bağlayan pişman olurmuş. Bunu da şükür öğrendik. Ne günlere kaldık? “Gazi hünkâr, eşekler silahtar oldu, katır mühürdar.” Öyle ya toplumsal meselelere çoğu insan eğilmiyor. Hep topu başkasına atıyor. Sen yap biz seyredelim, sütre gerisinde veya gölgede kalalım diyor. Başarı gelirse en öndeyiz “biz başardık” diyor. Hep beraber çözelim diyorsun; biz bilmeyiz, büyükler bilir, diyor. “Sür git dememişler, ger göç demişler.” “Baş ağır gerek, kulak sağır.” şeklinde hareket ediyorlar. Kısaca görmedim, duymadım, konuşmadım üçleminde dans ediyorlar. Kimler mi? Dedikodu severler, fısıltıyla konuşan, kuşdili bilenler. İşte bu olacak,"körler memleketinde şaşılar padişah olurmuş. Semeri ata eğeri eşeğe vururmuş." Bu her sorunda tavır değiştirmek, paçayı kurtarmak, üste çıkmak anlayışı. Her zaman çok insanda bu var. Herkes bir “günah keçisi” arar. Sonunda da bulur. Kimdir bu? Bu kenti karşılıksız sevenlerdir, faizden, haramdan habersiz olan ve uzak duranlardır. 

Bu konuya nereden girdik? Bir dostun anlattıklarından. Ama bir de benim Pazar günü gözlemlerim var. Biraz da onlardan bahsedeyim de “halka bel bağlayanlar pişman mı, perişan mı olur” kararını siz verin.

Akçaabat'ta “Offroad yarışmaları” yapıldı. İzlemeye gittim. Ben araba kullanmasını bilmem, sadece ne yapılıyor öğrenmek ve yerinde görmek için. Yaylacık Mahallesi deniz kenarında Akçaabat Belediyesi pist yapmış. Türkiye'nin değişik yerlerinden insanlar gelmiş. Etraf kalabalık. Bir hayli ilgi var. Demek ki bu spora ilgi fazla. Kalıcı bir pist yapılırsa bu kent bundan turizm açısından fayda sağlar. Organize iyi, belediye katkı vermiş. Gezgin esnaf bir şeyler satıyor. İlçede bir hareket var. Emek verenlere ben şahsen teşekkür ederim. Ama gelelim seyreden halkımıza. Pet şişeler, çöpler ulu orta atılmış. Çekirdekler, kâğıtlar. Dayanamıyorum ses düzenini kuran Cengiz Çiftçi'ye söylüyorum. Sunucuya söyle insanları uyarsın, çöpler etrafa atılmasın. Sağ olsun sunucu beş altı defa anons yapıyor. Ama uyan yok. Sonunda ben ve küçük, mini mini çocuklar belediyenin dağıttığı çöp torbalarıyla çöp topluyoruz. İnanın çocuklar üç ve dört yaşında, ben, kızım ve damadım topluyor ama etrafta çöp atanlar sadece gülüyor. Biz bu tip insanlarla galiba rezil oluyoruz.

Daha sonra damadım ve kızım ile sahilden Yaylacık yoluna doğru yayan yürüyoruz. Ben onlara neden sahilden yol istemediğimizi ve “Yolun Güney’den yapılması gerektiğini” anlatıyorum. Damadım ilk defa bu sahilden geçiyor ve neden buralar değerlendirilmiyor diye bana soruyor. Ben de galiba yeni proje var ama şu deniz dolgusu işi ortaya çıktı, diyorum. Yazık olur, diyor. Yüzüncü Yıl İlkokulu önündeki branda spor salonunun yanından geçiyoruz. Brandanın dışı rezalet; argo laflar, sözler, çöpler. Bu okulda öğretmen var, yönetici var, İlçe'de yöneticiler var. Onlar bunları görmüyorlar; 1888 yılında yapılan Fevzi Paşa Okulu'nu kapatma ile vakit geçiriyorlar. Çünkü onların Akçaabat diye bir değerleri yok.

Daha sonra paraşütle uçan eğitimcilere rastlıyoruz. Sohbet ediyoruz. Onların da uçamamaktan: bunu turizm faaliyeti haline getiremediklerinden şikâyetleri var. İlk defa bir bayanın uçtuğunu ve eğitimcilik yaptığını görüyorum. Kızım lise arkadaşı çıkıyor. Vedalaşıp yürümeye devam ediyoruz. Karayolları lojmanları altından geçip Söğütlü Deresi üzerindeki köprüye geliyoruz. Ama bu ne rezalet. Her taraf çirkin yazı. Köprü param parça edilmiş. Korkulukları taş işçilik ama çoğu çalınmış. İşte burada başlıyor kafamın içinde sorular. Çalan kim? Bu köprü buraya neden yapılmış? Kim yaptırmış? Yaptırıldı peki neden eksik bırakıldı? Neden ışıklandırılmadı? Neden milli servet talan edildi? Kimler gördü de üç maymunu oynadı?

Bu ve buna benzer düşüncelerle yürümeye devam ederken karşımda amatör sporcular için yapılmış sahanın tribününde on beş yaşlarında bir kız ve bir erkek. Hiç de ahlaka yakışır bir vaziyette değiller. Bunların anne ve babaları nerede? Deniz kenarında arabalar çekilmiş açıkta yaşlı başlı adamlar içki âleminde. Damadım bana burada insan yürüyemez, pek tekin yerler değil, diyor. Ben utanıyorum, yüzüm kızarıyor. Çünkü damadım Kayserili. Bu golü yemek istemezdim. Az ileride “denize girilmez” yazısı. Neden girilmez? Kim ve kimler kirletti bu denizi? Hâlâ Kalanima Deresi, Düzköy, Çayırbağı, Çal ve diğer mahallelerinin kirli sularını taşıyor bu denize.

Eve geliyorum Sayın Cumhurbaşkanımız haberlerde deniz kirliliğinden, balıkların pet şişelerle beslendiğinden, kıyıların kirletildiğinden bahsediyor. O zaman birileri görevini yapmıyor. Hem kirletiyor hem de Sayın Cumhurbaşkanımız ve eşleri sahilleri koruyalım demesine karşın birileri de “yok, sahilden denizi doldurup yol yapalım” demesi ne kadar da yaman bir çelişki değil mi?

Değerli dostlar bu yazıyı yazarken saat 22.05.Tam iki saatten beri evimizin yakınındaki bir düğün salonunda kemençe çalınıyor. Hem de son ses. Türkü söylüyorlar, kelimeler anlamsız. Sadece bol gürültü. Gürültü eğlence olmuş biz farkında değiliz.

Düşünüyorum. Düşündükçe de yoruluyorum. Maç var, sonucu bile merak etmiyorum. Olaylar insana maçı da unutturuyor. Sonra içimden diyorum ki...

Çıban çıkar diye sivilceyi kurcalamaktan korkmayacağız. Hükümetin bastığı yerde otlar bitmeli. Bu toplumda “eğri ağaca yer verilmeyecek”, “Sahipsiz eve itler sahip olmayacak”. Adalet mülkün temeli olacak. Kişilere değil kurumlara, çıkarlara değil adalete, cemaat anlayışına değil toplum kültürüne, köylülük değerlerine değil kentlilik ilkelerine, kişisel değerlere değil hukuksal ilkelere dayalı bir toplum oluşturursak yaşanılır bir kent var ederiz. Bir kentin kuralları herkes için eşit ve uyulması gereken değişmezlik taşımalı. Uymayanlara hukuka dayalı ceza uygulanmalıdır. Altın anahtar her kapıyı açmayacak. Ölümü gösterip insanlar sıtmaya da razı edilmeyecek. Tırnağı uzayanlar da kimsenin gözünü oymayacak.

Çok uzun bir yazı oldu. İnsanın olumsuzluğundan girdik, kirli ve kaderine bırakılmış köprüden, bozulan aileden ve kirlenen denizden çıktık. Gelin isterseniz şöyle bağlayalım. “Memleketi sen mi kurtaracaksın” umutsuzluğundan kurtularak, küçük bir çocuğun yerden bir çöp almasını gelecek için bir umut olarak görelim. Erdemli yurttaş olma çizgisinden ayrılmayalım. Etrafımızdaki tüm olumsuzluklara rağmen.