İLÇEMİZ...
Eskiden Pulathane ismi Karadeniz'de marka kasabaydı. Sonra adı Akçaabat oldu.
Bu kasabayı marka yapan önce doğasıydı, iklimiydi, deniziydi, futboluydu. Bir de meşhur Impala,Cadillac taksileri ve yolcu otobüsleriydi. Plakalarında ya Pulathane veya Akçaabat yazardı, Ordu, Giresun, Samsun bu arabalar geçerken gıpta ile bakarlardı. Sürücüleri şık giyerdi; başlarında fötr şapkaları, takım elbiseleri, kravat takılı beyaz gömlekleri vardı.
Zeytini meşhurdu. Zavana'da balık yağı çıkarılırdı. Doğal limanında yedi sekiz gemi olurdu. Mavnalarla hamallar bu gemilerden şeker ve un taşınırdı sahile. Fındık, yağ, yumurta, kabak çekirdeği yüklenir giderdi başka illere.
Hatta denize konan uçağı vardı. Akçaabatlılar parasıyla alınmıştı. Bu uçak Akçaabat Limanı’na gelmiş, halk alkışlarla pilotu karşılamıştı.
Akçakale’si, Sargana'sı, Hıdırnebi'si,Kayabaşı'sı, Sera’sı,Damlataş’ı, Şehitlik’ii vardı.
Akçaabat Trabzon arası tamamen kara kumdu. Doğal plajdı. Deniz suyu tertemizdi. Çeşit çeşit sebzeleri vardı. Kokulu üzümü meşhurdu. Patlıcan inciri, torosan inciri, karayemişi, çeşit çeşit çiçekleri vardı. Çiçekler hem kırları süslerdi hem de evlerin bahçe ve pencere kenarlarını. Hatta muz ağaçları, kahve ağaçları bile vardı.
Bir futbolcuları vardı. Bugün olsa Avrupa'da İngiltere'de top koşturacak yetenekte. 1923'de kurulmuş Sebatspor'u vardı. Amatör kümede takımların baş belalısı. Şampiyonluklar peş peşe.
Sanatçıları, şairleri, yazarları vardı. Hep yakalarında gül ve karanfil takarlardı. Tüccarları vardı kibar ve yardım sever. Tütünü vardı marka. Uçurtmaları vardı göklerde yıldızlara ulaşma yarışına çıkmış.
Ama bugün.
Adı ve konumu ile bağdaşmıyor Akçaabat denilince. Gençler işsiz. Değerler yok. Yamaçlar sararmış, yaylalar işgal altında. Akdeniz ikliminin verdiği özellikle yetişen ürünler çok az. Yapan, yetiştiren pazarda satamıyor. Sahil işgal. Hatta çiçekler, sebzeler eskisi gibi kokmuyor. Balık yok, hamsi küskün, liman dolmuş, sular kirli.
Güzelim Karadeniz'in kıyısındaki bir zamanlar şirin kasabamıza; bu durum hiç de yakışmıyor. Yıllarca yanlış işler yapılmış. Bol laf üretilmiş, ranta esir verilmiş bu kasaba. Sahil yeşilliğini yitirmiş. Üç beş kişi acaba bu kasaba eski muhteşem günlerine döner mi diye düşünüyor.
Karadeniz'in yıllarca güzelliğini bozanlar, en çok da bu oyunu, sanki benim kasabamda “çirkinleştirme oyununu” olarak oynamışlar. En çok da deniziyle uğraşılmış. Gemiler başka doğal limanlara gitmiş. Vona'ya, Sinop'a... Önce denizin maviliği çalınmış. Sonra deniz kenarından başlayan yeşillik betona bürünmüş, Sonra sebzeler yok olmuş, çiçekler kasabama küsmüş. Bilinçsiz insan yığını dolmuş kasabama. Yolsuz, duraksız günler gelmiş. Artık o asıl canlılık yerine maganda gürültüsüne, kaba seslere bırakmış. Coşku kaybolmuş. Güzel insanlar, doğru düşünenler koca bir sessizliğe bürünmüş. Bazıları ya beyaz yelkenliye veya beyaz atlara binmiş uzaklaşmış, bu güzel kültürü unutmuş.
Şimdi benim kasabam için yeni bir çılgın çıkmış. Gerçi çılgın mı demeli veya başka sıfat mı yüklenmeli; bilemiyorum. Son kalan kıyıları yok etmek istiyor. Denize bu kasabanın sırt çevirmesini bekliyor. Evet, benim kasabamda sahilde müthiş bir uluslararası yol geçiş sorunu var. Trafik sorunu var. Ama bugüne kadar yapacakları yapmayanlar illa da denizden yol yapalım diyor. Biz de diyoruz ki, “Bu kasabanın çok katilleri oldu. Son katil de siz olmayın. Evet, bu sorunu çözmek gerek. Gelin bu yolu GÜNEY ÇEVRE YOLU’nu yaparak çözün.” İşte o zaman bir güruh karşınıza çıkıyor, “Siz yola karşı mısınız?” diyor. Biz ne diyoruz onlar ne diyor. Anlayın işte.
İlkel insan engellendiğinde, doğruyu yapması kendisinden istenilince, günü birlik düşünür ve öfkelenir. Güçsüz insan her şeye katlanır. Güçlüye yanlış yapıyorsun demekten çekinir. Onun her dediğine baş eğer, güçlüyü memnun etmeye çalışır. Uygar insanlar ise bireyin ve toplumun haklarını düşünür. Aydınlar yanlışlıklara karşı sözlerini hiç çekinmeden söylerler.
Düşünüyorum, benim kasabamın bu duruma gelmesinde acaba “ayakların baş, başların ayak” olması mı neden oldu?
Son söz...
Bu kasabanın geleceği ki, siz ona en son gelişmişliği de diyebilirsiniz; raylı sistemdir, deniz yoludur ve karayoludur. Ama karayolu mutlaka GÜNEY ÇEVRE YOLU olmalıdır.
Bu şehrin geleceği sudur, denizdir.
Ne demişti Bedri Rahmi:
“Yaşamak damar damar,nefes nefes
Yaşamak tükene tükene...”
“Ağam sağ olsun” demek kolay. Galiba “kasabam gelişsin, güzelleşsin” diye düşünmek zor.