SÖYLEMLERLE EYLEMLER
Bir badem.
Bir kapıkulu.
Gelişmesi asla mümkün olmayan bir toplulukta Abdurrahman Çelebi sayılan keçi.
Bozkırlardan kopmuş gelmiş, kendisine edebiyatçı, romancı, araştırmacı, gazetelerde köşe yazarı gibi unvanlar verilerek gaza getirilmiş bir ortadoğulu.
Yaşadığı coğrafyanın mekteplerinde okutulan ders kitaplarını kin ve nefret ocağı gazete müsvedddesinde yazdığı yazıda kıyasıya tenkit eylemiş.
Ders kitapları ateizmi teşvik etmekteymiş. Dolayısıyla yaratıcı olarak doğa ön plana çıkarılıyormuş. Bu kitapları kim yazıyormuş? Kim yazdırıyormuş? Bu kitapların sabilere okutularak zihinlerinin bulandırılmasına kimler müsaade buyuruyormuş?
Yüce yaratıcı varken, doğadan bahsetmek de kimin haddineymiş? Ayrıca estek köstek düşünce safraları... Bir çeşit mide ifrazatı. Kusmuk da diyorlar.
Bu arada safralarını atarken, yüce efendisini anmadan geçemiyor. Ve bu sızlanmalarını yahut şikâyetlerini yüce efendisinin huzuruna çıkarak arz eylemek fırsatını bulamadığından yakınıyor.
İnsan adı verilen mahlûkun ar damarı çatladığı yahut kula kul olmak gibi bir mazoşist ruh haline bürünüldüğü zaman, efendiler kutsanıyor, yüceltiliyor, günahtan ve hatâdan berî olduklarına iman edilmeye başlanıyor.
Efendilerinin günah işlemekten berî olduklarına iman etmiş kapı kullarının efendilerine hitap şekli de değişiklik göstererek ulu, aziz, kudretlû, devletlû, faziletlû, veliyy-i nimet gibi yakıştırmalar yapmaları az gelişmiş ve gelişmesi asla mümkün olmayan orta doğulu topluluklarda vak’a-i âdiyyeden sayılıyor.
Haliyle badem, efendisine ‘aziz’ sıfatını yakıştırmakta beis görmüyor.
Bademdir.
Çünkü taşralıdır, çünkü bozkır köylüsüdür, çünkü ‘bütün işlerin katakulli ile çevrildiği bir orta doğu memleketinin’ vatandaşıdır.
Bahsi geçen bademin yazısının sonlarına doğru ‘ateizm propagandası yapan kitaplarla dindar neslin yetişemeyeceğini’ beyan buyurarak yetkili kişilerin bu konuda hassasiyet göstermelerini arzu ediyor.
İnsanın bu muhteşem tesbit(!) karşısında saygı ile eğilesi geliyor.
Ve badem, ağlamaları, inlemeleri, sızlanmaları, ‘ feryâd u figânlarıyla’ diğer yandaşlarının, yoldaşlarının, beraber yola çıktığı yol arkadaşlarının kısaca bütün bademlerin yaptığını yaparak mağdurlar numarasına yatıyor.
Senelerden beri süregelen ve kendilerine verilerek kullandırılan dümenden egemenliklerine rağmen, açmazların, çıkmazların ve olmazların suçunu ve sorumluluğunu üstlenmeyip, hâlâ başkalarına çamur atma peşinde ömür tüketen bademlere ancak ve sâdece şairin, bir yüzsüze çattığı üzere ‘dest-i hak, ol sûretten hayâyı tırnak ile yolmuştur’ demekten başka söylenebilecek söz kalmıyor, ortada.
Bir zamanlar romanlar, şiirler ve düşün yazıları (!) yazan, içinde yaşadığı topluluğun seküler kesiminden sayılan ve sonra terk-i dünya eden şair, ‘her toplumsal sınavda çaka çaka başımız döndü’ şeklinde bir söz söylemişti.
Anlaşılan o ki gelişmesini asla tamamlayamayacak olan orta doğulu topluluklarda vatanı kurtarmaya karar vermiş yığınlar zaman zaman ‘toplumsal sınavlar’a tâbi tutularak deneniyorlar.
Daha önce sınava (!) alınanların ‘çaktıkları toplumsal sınav’da bademler, aynı akıbete ma’ruz kaldılar. Tartıldıkları terazide noksan geldiler. Zira onların da ‘söylemleriyle eylemleri’ birbirini tutmamıştı.
Hak, hukuk, adalet, insaf, merhamet gibi söylemlerle yola çıktıktan sonra göz kamaştıran dünya emtiası karşısında hem nalına hem mıhına vurmayı becererek birer Ortadoğulu olduklarını açık ve seçik biçimde ortaya koydular.
Böylece hem orta doğulu, hem taşralı, hem şark kurnazı bademin ulu önderinin, efendisinin, kurtarıcısının, müjdecisinin karşısında saygılarını sunarak el etek öpmesi, diğer bademler gibi yani diğer şark kurnazları, diğer bozkır ve orman ve dağ köylüleri gibi onun da kemiksiz bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor.
Kitabın dediği gibi bademden de ‘yarına hiçbir şey kalmayacak.’
Yine kitaba göre:
‘Ne olur, kalmazsa?’ Hiç...