BAYRAM SABAHI DÜŞÜNCELERİ
Bugün Bayram. 100. Yılı 19 Mayıs Bayramı'nın... Milli Mücadele’nin başlatıldığı ilk saatler. Bandırma Vapuru’yla Atatürk ve arkadaşlarının Samsun'a çıktığı saat. İsterdim ki coşku olsun, yüz yıl anısına güzel bir bayram yapılsın kentimde. Ama heyhat. Sadece güzel olan güneşli bir gün. Her bayram sabahı gülerdi gün bu şehirde. Kenetlenirdi ellerimiz. Bir vururdu kalbimiz. Şarkılar, marşlar söylerdik. Tek ses ve tek yürektik. Bahardı, mahallelerde erik dallarına, evlerdeki bayraklara takılı kalırdı gözlerimiz. Her evde bir bayrak, her köşede bir Atatürk resmi vardı. Sevinirdik. Selam vererek geçerdik öğretmenlerimize. Neşeliydik. Gençtik. Umut doluydu içimiz. Hayallerimiz olurdu geleceğe dair. Deniz kenarında, kaldırımda dostça, kardeşçe yürürdük. İncitmezdik denizi ve çiçekleri. Bizdik bu kentin genç sevenleri. Pırıl pırıldı içimiz.
Bugün Bayram. Sokak sessiz, bayraksız caddeler ve dükkânlar. Sadece insana gülümseyen bazı duyarlı insanların bahçelerindeki çiçekler ve bir iki bayrak. Bir de yavaş yavaş bu kentten uzaklaşan deniz. Hani gençlik? Bakıyorum çevreme üzülüyor kelebekler. Eksik miyiz, köksüz müyüz? Öyleyse biz kimiz, neyiz?
Zamana bakıyorum. Öylesine durgun ve berrak. İnsanların ağzından dökülen sözcükler, inci değil, sadece sevgiden uzak. Özensizlik, düzensizlik, çirkinlik, fenalık yer yer, yumak yumak.
Düşünüyorsun değer mi diye? Dostlarımızı kaybetmişiz, bayramlar gibi. Ayrıştırıyor bizleri şu nefret dili. Hâlbuki bu sen sen değilsin. Bu kentte bir zamanlar birdik. Beraberdik. Her zorluğu birlikte yendik. Öyle uçurumlar ve sert dönemeçler vardı ki önümüzde tüm zorlukları el ele vererek geçtik. Destek olduk birbirimize. Oynadığımız horon gibi. Kentlilik ruhu ve milli bir duygu vardı içimizde. Ama bugüne geliyorum, bakıyorum çevreme çoğu insan bireyci. Ne bayram bilir ne eş, ne de dost. Bir kentte yaşar ama kent ona yabancı. Nefret dili kuşatmış insanlığı ve gençliği. Son moda karalamak, değerlere çamur atmak, taş atmak. Hâlbuki hepimiz muhtacız bir birimize. Bir ömür borçluyuz hem kentimize, hem de bizi bugüne taşıyan değerlere.
Dönüyorsun bu güzel günde bakıyorsun sahile ve denize. Dalgalar artık o eski şarkıları söyleyemiyor bize. Su kirlenmiş, sahillerde çöpler, çoğu insan vurdumduymaz. Çirkinliğin ve kirliliğin vahşi yüzü yer yer kuşatmış bizi. Yeter ki gönül kirli olmasın diyorsun, ama olmuyor; duyuyorsun okuyorsun o da kirlenmiş. Masum değil ne insan ne de sokak. Birçok insan vurdumduymaz. Kirliliğin kötü yüzü hiç de utandırmıyor bizi.
Bir bayram sabahı görünce bayraksız caddeleri ve sokaktaki kirleri, işte o anlar başlıyor içimdeki yangınlar. Çöl olur yeşillikler, deniz ve orman. Düşünür bayrak neden bugün ihmal edildim diye. İniler dağ, taş, su ve deniz. Hiç kimse bakmaz güneşe. İşte bu an büyük ozan Arif Nihat Asya aklıma gelir. “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Şehidim Son Örtüsü.” Yeni doğan güneşte ışık var, pırıl pırıl hayat var. Güneş 100 yıl öncesinde Samsun'da doğan aynı güneş. Hâlâ o bayrak rüzgâr bekliyor, şehidim son örtüsü oluyor üzülerek.
İşte böyle; 100 yaşına girmiş bir bayramın sabahı, yürürken cadde sokak; bir hayal düşer önüne dün gibi berrak. Bir kentine bakarsın, caddeye ve insanlara, bir şeyleri fark edersin, üzülürsün. Düşersin düşlerin peşine ve alıp götürür seni güzel limanlara gönül teknen. Hele de sahilde limanda o çirkin kayık damlarını ve kirli suları görünce duyguların bile kaçar senden. Düşünürsün bu nasıl ihanet? Böyle bir ihaneti nasıl yapar denize, denizi çok sevdiğini söyleyen insan? Toprak, siyah kumları örtmüş, kum sanki mahkûm ve denize küskün. Bunu da yapan yine insan. Pulathane doğal Liman...
Kaldırımları işgal eden arabalar ve çarpık trafik içinde bayram sevinciyle alırken yol; takılır beynine bunlar. Bayraksız, coşkusuz bir bayram sabahı. Yıllarca milli bir sevdaya tutulduk, güzel bir kent düşüncesiyle yorulduk. Ama galiba ya başı döndü zamanın veya biz bu zamanın insanları değiliz. Öyle ya güzel bir bayram sabahı boğuluyorsa böyle sorunlara beynimiz, demek ki dert çok, sorun çok. Çözüm...
Bugün 19 Mayıs. Bayram. 100 yılın bayramı. Ama galiba benim ki nafile bir söyleyiş ve boş çırpınış. Hala söylenen şarkılarda ve türkülerde “acı ve nefret.” Başımın üzerine yıkılacak binalar nefessiz. Gök suskun. Üzülmeli mi, üzülmemeli mi? Bunu kentimde sessiz geçen Bayrama ve caddeye asılmayan Bayrağa sormak gerek. Benim son sözüm. Biz bu değildik...