Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 27.12.2018 11:50 Güncelleme: 27.12.2018 11:50

BİR MASALIMIZ VAR


BİR MASALIMIZ VAR

Bu hafta bir masal yazacağız. Ama bu masal bir varmış bir yokmuşla başlamayacak. Masalımızın sonunda tavandan üç elma kafamıza düşmeyecek.

Masal içinde yel değirmenlerine kılıçla saldırmayacak kahramanlarımız. Belki de bu masalda gökyüzü tam mavi olmayacak. Yıldızlar da görülmeyecek geceleri. Çünkü bu sıralar gökten düşen, gökte tutunamayan sahte yıldızları göreceğiz yanımızda. Ağızları bıdı bıdı, tebessüm ve yakada kravat, lacivert elbise, ayakkabı rugan. Arkasında yarın köşe kapmaca oynayacak amigolar. Ama bir türlü herkesin kahramanı olamayacaklar. Hem Leyla’dan, hem Mevla’dan bahsedecekler, insanları etkilemek için. Eskiden “dilini eşek arısı soksun” dediğimiz aynı dil, bu günlerde dönüşecek terbiyeli sıcak bir dile. Samimi mi, değil mi, belli olmayan kucaklamalar, tokalaşmalar. Genci, yaşlıyı, emekliyi, çalışanı hep onlar bilir. Ama sorsan mahallenden bir adres, düşünür, “hatırlamadım “ der ve kaçar gider. Gözyaşının tadını, yürekten nasıl damladığını hiç bilmemişlerdir bugüne kadar. Mesela yıkılırken değerler, hep serin ve karanlık gölgeler aramışlardır, görünmeyelim diye. Bu kentle hiçbir zaman haşır neşir olmamış, duygusunu yaşamamışlardır. Bugüne kadar ne tarzları ne de mesajları olmuştur bu kentle ilgili. Ama bugün sokağın baş aktörleri onlar. Sanki gizemli bir dünyanın davetlileri. Çoğunu tanırım ben. Ama tanımam olmamıştır sokakta; ne yazda ne de kışta. Onlar hep kaçak güreşirler. Bu kentten uzakta. Ne sanatta, ne sporda, ne pazarda, ne köyde, ne mahallede, ne sergide görmemişsiniz onları. Bekledikleri böyle mevsimler ve çok severler böyle havaları. İyi ki varsınız, iyi ki gölgemizsiniz diyemem. Ama sizlerin düşünceleri nedir; bunu da ben hiç bilemem.

Biz dönelim bizim masala. Sevginin bol, renklerin çok olduğu, içinde olduğumuz ve içinden geldiğimiz bu sokağın, bu caddenin masalına. Duymaya, anlamaya ve sevmeye yönelik yaşanmışlık masalına…

Dünya yeri gelir kocaman olur, yeri gelir küçülür. İçinde acı olur ağlarız, çiçekler olur güleriz. Hep kışlarda üşümeyiz. Yazlarda da olur üşüdüğümüz günler. Eğri doğruyla karışıktır. Kötü, iyiyi silmiş; günah sevapla barışık. Çoğu yüzde maskeler. Kötülükler boyanmıştır iyilik rengine ama hem boyayan el sahtedir, hem de boya sahte. Pencerelere bakarsın ya büyük camdan veya eski güve yemiş tahtadan, ortasında kirli naylon. Varsılların sevdasına türkü yakar yoksullar.  Dizilerle anlatılır kirli izler. Yoksullar ağzı açık izler. Doğuda aşiretler, Ağalar, eşkıyalar, batıda baronlar, çeteler… Efsaneneler yok artık. Futbol ölü, sanat sahipsiz, bağ bahçe perişan. Hala pazarda kadınlar elleri koynunda üşüyor, titriyor, düşünüyor.  Gariplikle yoksulluk ikiz kardeş. Adamın biri kürsü işgal etmiş “kadın anne olsun, evinde dursun, otursun” diyor. Duymuyor ve görmüyor, kadın da bir insan. Hakkı var yaşamaya, erkekle eşit, hakkı var seçmeye; seçilmeye. Hakkı var iş hayatına girmeye. Bu söylem ne yaman çelişki. Aman aman.  Bilim mi, filim mi? Oynanan acı bir melodram. Bu sözü duyan Güneş utanır  gizlenir bulutlar arasına. Ay ve yıldızlar düşünür, ”bu adam mı çıktı bizi keşfe, gök cisimlerini incelemeye”  diye...

Yine daldık güncele unuttuk masala başlamayı. Nutuk, gençliğe hitabe, bayrak, millet, vatan devlet, birlik,  beraberlik çok önemli. Milli ve dini değerler öğrenilmeli ve öğretilmeli. İnsanlar ahlak, erdem bilmeli. Barış dostumuz, bir olmak ruhumuz olmalı. Bizim güçlü yarınlarımız olmalı. Biz sevildiğimiz kadar değil, doğduk doğalı bu vatanı, bu toprağı sevdik ve seviyoruz. Ama yanlışları da görüyor gözlerimiz ve susmuyor dilimiz. Kelimelere dökülüyor duygular. Bu aşkımız devam edecektir. Ama bu işin bir de “ama”sı var.

 İşte o “ama”lar bu masalda. Uzak, adı meçhul bir köydendir kahramanımız. Kuş konmaz, yol geçmez, insan uğramaz bir köyde. Çalışır, didişir üretirdi. Yorgun düşerdi geceleri, erken uyurdu. Aldığı nefeste tertemizdi oksijen, suyu berraktı. Dostu dağdı, ormandı. Bir gece uyurken rüyasında adına şehir denilen bir yer gördü. Bu şehirde her şey ortak paylaşılıyordu. Bilişim ve iletişim güzeldi. Bilgi ortak kullanılıyordu.” İnsan hakları” diye bir şeyden bahsediyordu hukukçular. “Yurttaşlık bilinci” diye bir şey söylüyordu insanlar. Galiba şuurlu olmak demekti. Rüyasına giren acayip bir yerdi. Hiç adını duymamıştı ve görmemişti. Mesela bu şehirde insanlar tartışıyordu. “Konutlar dikey mi, yatay mı” olsun. “Kentler doğal mı olsun, yoksa tek merkezden mi yönetilsin? “Kentler insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarına göre mi planlansın? Ergenomisine uygun yapılaşma olsun mu?  İnsanlar bu kentlerde, çevresel ve ruhsal düşüncelere saygılı olmaya özen gösteriyorlar. Tiyatro, sinema, kongre merkezleri, kütüphane, bilim üretim merkezleri de bulunuyormuş. Bunların ne olduğunu da bilmiyor masal kahramanımız.  Ama rüyada görünce güzel yerler olduğu yatıyor aklına. Hastane var. Oteller var. Park, bahçe var. Araba kullanmaya yasaklanmış yerler var. Yaya yolları ayrı, yürüyüş yolları, bisiklet yolları var. Su kaynakları temiz ve kontrollü. İş ve işveren birbirine saygılı. Sanat sokakları var. Pazar yerleri tertemiz, hijyen, satıcılar güler yüzlü, fiyatlar makul.   Kısaca sanki cami hocasının anlattığı bir cennet gibi.

Sabah olur gece gördüğü rüya aklında kalır. Eşine, çoluğuna çocuğuna sormadan hayvanını, tarlasını, çalısını çırpısını bir dostuna ucuza satar ve tutar efsane kentin yolunu. Tıraş olmuştur, banyo yapmış ve en güzel elbiselerini giymiştir.  Kentli olacaktır. Kentte ev alacak, iş bulacak ve yerleşecektir. Düşer patika yollara. Acelecidir. Sadece durumuna çamlar ve çiçekler acır ve güler. “Zavallıcık” diye söyleyerek öter kuşlar. Şehir kapısından içeri girer. İçinde bir heyecan, bir gurur. Modern kentli olmaya karar vermiştir. Bundan sonra zamanı bu şehirde geçecektir. Artık yoktur bundan böyle bağ bahçe, inek, tavuk, keçi, koyun.

Ama o ne? Gördüğü ilk insan yere tükürmüş, bir diğeri çöp atmış, bir esnaf çöpü çiçeklerin üzerine bırakmıştır. Bangır bangır müzik dinleyen insanlar, bol gürültü, duman, sis, kötü gazlar kirletiyor havayı, nefes almak zor. Kaldırımlarda arabalar, araba sürmeler. İnsanlar farklı farklı.  Dostluk yok, selam alan ve selam veren çok az insan. Kaldırımlar dar, yollar geniş, trafik düzensiz. Kaldırımlarda ışık yok, kafe yok, kitap yok. Suların aktığı derelere boca edilmiş çöpler. Kanalizasyonlar suya akmakta, deniz bulanık. İnsanlar kaba. Tabelalarda yabancı yazılar.

Masal kahramanı vaz geçer hemen döner kendi köyüne. Toprağını geri alır. Yaptığına pişman olur. Konu komşudan, ailesinden çocuğundan utanır. Rüyasının büyüsüne kapılmıştır. Rüyasında kim kandırmıştır kendisini?  Dayanamaz ve araştırır. Sonra oğlunun ansiklopedisini alır eline ve modern kent tanımına bakar. Şöyle yazılıdır.” İdeal kent, yayaların ön plana çıktığı, bütünleşik ulaşım sistemiyle arabasız bir hayata geri dönüşün olduğu, atıkların çöp kamyonlarıyla toplanıp, biriktirilmediği, enerjinin yenilenebilir kaynaktan sağlandığı, karbon nötr olan yer, güvenli bir kenttir. İdeal kentler, tek vizyonla kısıtlanmamış şehirlerdir”.

Döner eşine şöyle seslenir. ”Fırını yak, biz kırk fırın ekmek yememiz gerekiyor galiba kentli olmak için. Bizim ne kentimiz kent, ne de köyümüz köy. Biz uzayın hangi galaksisinde yaşayan sırları çözülmemiş yaratıklarız.”

Masalımız burada son bulur. Ama hala hayallerimizle alay eden insanlar bu sokaklarda bir başka hayal peşinde. Çöz çözebilirsen. Söylenir dururular; kent nedir, kentli nedir, kenti tanımadan, bilmeden. Bu kentli zaten hiç olmadılar ki… Masal bu, Kaf Dağının arkasında bir kent ve özelliğini saydığım insanlar. Kimse kızmasın üzülmesin diye. Galiba en iyisi uyumamak. Çünkü  uykularda olur böyle yalancı rüyalar. Bazı bilim adamları diyor ki; “insanlar ayakta da uyurmuş”... Hele de böyle günlerde. Hele de bu caddelerde, köylerde, mahallede. İnsanların alınlarında ekran yok ki.