KÖŞE BUCAK
Mehmet Salih KÖSE
Eğitim Uzmanı
GEÇMİŞİ UNUTMAK YOK
Bu kentliyseniz ve bu kente bağlıysanız geçmişi unutmak yok. Ben bu hafta eskiden bahsedeceğim, Topraktan, tütünden, ormandan, insandan...
Biz bu kentte çok şeyler yitirdik. Önce güzel insanlar gittiler uzaklara, sonra kuşlar görülmedi gökyüzünde, göçmen kuşlar yollarını kaybettiler. Sonra ormanları, toprağı ve tütünü kaybettik gittik. Geriye kalan bir deniz, o da eski deniz değil ki. Dağlara doğru gönderdiğimiz orman ve bir iki yıkılmak üzere olan tütün damı yadigâr. Ayrıca toprak diye elimizde kalan pur kayalıklar. Bir de topraklara, dağlara bakıp ah vah çeken, hatta ağlayan yaşlı nineler, dedeler. Arada sırada “ah” çeken incinmiş gönüller. Yaşlarla kaplı yüzler, buğulu gözler. Bize sevinç veren ne varsa, hepsi siyah beyaz resimlerde, eski kartpostallarda. Öyle çok şey kaybettik ki saymakla tükenmez, anlatmakla bitmez. Artık tarlalardan geçmiyor hendekler, sularda yol almıyor mavnalar, üzerimizden geçmiyor göçmen kuşlar. Selamlar unutuldu, kilitlendi eller. Unutuldu dostluklar ve sevgiler. Yeni günler bekliyor bizi; ama geçmişi unutmak da yok.
Eskiden sahilden başlardı ormanlar. Şimdi ormanlar uzaklara gitti. Belki de bir gün tükenecekler. Çocukken çatal yapmak için pufun ormanına, Kibar’ın çamlığına, Hayri Aga’nın ormanına giderdik. Sık ormanlar içinde korkarak gezer, çatal yapacak dal arardık. Zaman zaman da çam sakızı yapardık. Kara Orman vardı. Yanından annemizle de olsak geçmeye korkardık. O kadar gürdü ki ağaçlar. Gökyüzü ağaçtan görünmezdi. Kapkaraydı ormanın içi, güneş giremezdi. Ağaçtan değnek yapardık. Çilek, mantar toplardık. Ama şimdi o yerlerde yeller esiyor. Eline balta, gurebi, nacak alan önce ormana girdi. Çocuklar, büyükler, kadınlar kesti. Ama en çok zarar veren kaçakçılar, hızarcılardı. Tahtacılar, hartamacılar, oduncular, keresteciler hiç acımadan çamları, gürgenleri insan boğazlar gibi kıtır kıtır kestiler. Bu işi ya ormancılarla işbirliği yaparak yaptılar veya geceleri başkaları adına kestiler. Sırtlarda, katırlarla geceleri ıssız yollardan geçirerek sattılar veya yaktılar. Orman korucusu, orman bekçisi, köy korucusu, onbaşı veya bir partici ile anlaştın mı, onlara birkaç kuruş verdin mi ormanı kesip satabilirdin. Bunu yapan belli başlı orman kaçakçıları vardı. İsimleri belliydi. Burada yazmak doğru olmaz. Kimi öldü gitti, kimi yaşlandı.
Yangın çıkararak tarla açanları da unutmamalı. Fındık bahçesi yapanı göz ardı etmemeli. Mesela Salacık Ormanları, Üstürkiya Ormanları şimdi neredeler? Kimler kesti, kimler yağmaladı? Sarıtaş, Sele Boğazı, Tütüncüler koca koca ormandı. Şimdi yeller esiyor yerlerinde. Amaç arazi açma, kütük, çaplama, tahta, vagon yolu yapma için kesilen milyonlarca ağaç. Hatta o dönemde “benim baltam, benim hızarım seninkinden daha keskin” diye öğünülürdü. Orman kanunları ne kadar güçlü olursa olsun bilhassa cahil insanlar ve çıkarcılar ormanları bitirmiştir. O zaman da yapanı, yakanı bildirmekten insanlar çekinirdi. Ya da korkardı. Şikâyet eden kişiler o yerlerde küçük görülür ve aşağılanırdı. Çünkü o dönemlerde insanlar hak aramasını, hak almasını bilmiyordu. Bilenler de hak aramaktan çekiniyordu. O yıllarda orman kaçakçıları biliniyordu. Ormancılar da bunları biliyordu. Ama ya işbirliği yapıyor veya gördüğü halde görmezlikten geliyordu.
Bir de ağaç düşmanları vardı. Arazilere dikilen ağaçları geceleri koparıp atıyordu. Hatta ormanları paylaşma yüzünden yüksek köylerde evler, samanlıklar geceleri yakılıyordu. Ormanları küçük orman çetecileri kesti ve sattılar. Hem de yetkililerin gözleri önlerinde. Şimdi ormanlar bu kentten bayağı uzakta. Dağlarda... Ama aynı dert, aynı yara. Çıra yapıp satanlar her gün bir ağacı yaralar. Sanki orman katliamı var. Doğa öksüz, orman kimsesiz.
Bu bölgenin en önemli bir ürünü de tütündü. Toprak değerliydi. Bakmayın şimdi üzerlerinde yükselen betonlara. Bu toprak bölge insanını besliyordu. Verimliydi, bereketliydi. Tütünün hikâyesi acıdır belki ama parası boldu. Bu nedenle Akçaabat “abat” olmuştu.
Akçaabat’ta kadın erkek, çoluk çocuk tarlalarda yılın on iki ayı çalışırdı. Toprak azdı. Toprağı olmayanlar “maraba” olarak toprak ağalarının tarlalarını yarıya işlerlerdi. Karınlarını yarım yamalak doyururlardı. Tütün yanında mısır, buğday ekilirdi. Sebze dikilir, patates yetiştirilirdi. Bu bölgede ay çiçeği yetiştirilir, kendir, kenevir ekilirdi. Çeşit çeşit üzüm olurdu. Ama şimdi hem karaağaçlar hem de asmalar kurudu. Bazı insanlar gündelikçi olarak tarlası çok olanlara yevmiye ile giderlerdi. İmece usulü çalışma bilhassa mısır toplamada ve soymada yapılırdı. Ayrıca tütün demet etmede de imece usulü çalışma yapılırdı. Çocuklar inek otlatır, evi gözetler, bahçeyi kollarlar, çalışanlara su taşırlardı.
İnsanlar genelde ayran doğraması (ayrana mısır ekmeği doğranır) lahana çorbası, mısır çorbası veya haşlaması, tomara tavası, soğan mıhlaması, melocan kavurması, latir tepesi kavurması, turşu, çok az insan mantar toplar yerdi.
Giysiler genelde ev terzilerince dikilirdi, yamalı olurdu. Çarık, kara lastik giyilirdi. Akşamları ayaklarına batan dikenleri kara ışık altında yorgan iğnesi ile çıkarırlardı. Fındık bahçeleri yoktu. Çünkü verimli toprakta genelde çok zahmetli olan tütün yetiştirilirdi. Ha babam de babam tütün tarlasında çalışılırdı. Bu nedenle ellerde tütünün zehiri olurdu. Buna zifir denilirdi. Bu nedenle tütünün ekmeği acı olur denilirdi. Hele de maraba ise kişi bu acılık bir kat daha artardı. Büyük toprak sahipleri bellerinde ondörtlü tabanca veya barebellüm tabanca at üzerinde gelir marabaları kontrol ederdi. Hasta olanlar sedyelere konularak omuzlarda doktora götürürlerdi. Çoğu hasta yollarda ölürdü.
O günleri hatırlamalı insanlar. Toprağı, ağacı, insanı, ormanı düşünmeli insanlar. Unutmak olmaz, insanlar geçmişleriyle yaşarlar. Herşey nostalji oldu bu günlerde. Çocuğuna sor “topaç”ı bilmez. Çember çevirmez, patlangoç yapamaz.
Haydi, şimdi gel sor bana. O ormanlar, o tarlalar, o çalışkan insanlar nerede? Biz geçmiş kültürümüze kör gözle mi bakacağız bugünlerde? Çiçekler solar, hayat geçer. Geçmiş çiçek olur açar bugünlerde içimizde. Bir özlem olur yaylalar, dağlarda ararız dün kapımızda olan ormanı. Tütünü tanımaz oldu çocuklar ve gençler. Nal sesleri yok sokaklarda. Ellerde telefonlar. Raflarda küflendi kitaplar, Göklerin açılmış şafağı altında yolumuza devam ediyoruz. Etrafımızda betonlar. Bizden küstü toprak, uzaklara kaçtı ormanlar. Geçmişi unutmak yok. Doğaya, ormana sahip çıkmalı insanlar. Bize gülümseyen ağaçlara zarar vermek, geleceği yok etmektir. Üretmeden tüketmek, köleleşmeye doğru gitmektir.