KIRK AMBAR
Abbas Yolcu
ayenihaber@hotmail.com
“BİR HOŞ SAD”
Abuzittin’in feryatları, Sahyun nebîlerinin çığlıklarına benziyor.
Rivâyet edildiğine göre, Sahyun nebileri de ”haşin, yavuz ve öfkeli”imişler.
Ve kitap der ki:
“…Şâir(Juvenalis), alevden kamçısına sarılır hicvin; saraylardan meyhanelere koşar, meyhanelerden genelevlere. Juvenalis’in cehennemini bir Fransız ressamı şöyle tablolaştırmış: Korent nizamında sütunlara dayalı muhteşem bir salon. Roma’nın çöküş devrinde sık rastlanan bir sefahat âlemi. Zengin kumaşlarla örtülü yataklarda bedmest deli-kanlılar. Şölen, sonuna yaklaşmaktadır. Fonda, fecrin ilk pırıltıları. Ve yatakların arkasında, torunlarının kepazeliğini seyreden heykeller; utançtan taş kesilmişe benzeyen ecdat. Genç bir soytarı ayak parmaklarında yükselerek, elindeki dolu kadehi heykellerden birine uzatmaktadır…”
Juvenalis adındaki şair için kaynaklarda şu bilgilere rastlanmaktadır:
“…Juvenalis’in ilk dönemlerde yazdığı taşlamalar, çağın bunalımları üstünedir. Sonradan ahlâkî öğüt ve vaiz tarzına döndü.”
“Koyu milliyetçi olan Juvenalis, devrinin hayâsız ve kozmopolit Roma’sını, Cicero’nun ve Titus Livius’un ideal olarak sundukları, faziletli ve kudretli Eski Roma ile acı acı kıyaslar. Düşünce yönünden kısırdır: orta sınıf vatandaşın ahlâk anlayışı çerçevesi içinde, belli belirsiz bir Stoa’cılığa kaçar.”
“Belirli bir toplumsal ve siyasî görüşten yoksundur. Asıl özelliği, onun açık saçıklığa varan güçlü gerçekçiliğinde, belâgatinde, dilinin zenginliği ve konuşma gücündedir.”
Abuzittin’e gelince:
O, yaşadığı çağın buhranlarını fark etmiş bir orta doğulu entelektüel olarak haklı bir şekilde insanların kendi istek ve arzularıyla felâkete, kaosa ve cehenneme koşuşturmalarından doğan rahatsızlığını dile getirmektedir.
Eski Roma’daki sefahatin yani ahlâkî çöküşün bugünün modern insanında da görüldüğünü içi acıyarak cümle âleme duyurmaya çalışmaktadır.
Ona göre çağ, “çağ olmaktan çıkmış, modern insanı sarıp sarmalayan bir örümcek ağına dönüşmüştür. Ve o ağın içinde insan, kendinin farkında olmaksızın hız ve hazzın hâkimiyetinde yaşayıp gitmekte, ama aslında yok olup gitmektedir.”
Abuzittin, bu vahim durumun adını “ontolojik felâket” olarak belirlemiş bulunmaktadır.
Abuzittin, Ortadoğulu bir entelektüel olarak, çağdaşlarının içine gark oldukları veya gark edildikleri nimetlerin, hazların yahut dinî ifâdesiyle “kenz”lerin yoğunluğu ile farkında olamadıkları felâketi fark etmiştir. En azından böyle bir farkındalık, farkında olma durumu Abuzittin adına sevindirici olmakla birlikte, yanlarında durduğu, aynı yollarda beraber yürümekte olduğu yol arkadaşlarına bu haykırışlarını zerrece duyuramamaktadır.
Onun için Abuzittin, kitabın da dediği gibi “ boşa bağırmaktadır.”
Çağdaşları ve yol arkadaşlarında şairin “Kurt Masalı” isimli şiirindeki aç kurtun aptallığından veya saflığından eser yoktur.”Onlar bulmuşlardır, bir âlâ katır, hiç dinlemezler gönül hatır, beklemezler ki katır, kurta kendisini kesmek ve doğramak için bulup getire satır.”
Diğer taraftan insanların hayâllerinde canlandırdıkları “kayıp cennet” veya “altın çağ”gibi devirlerin insan adı verilen canlı türünün hayatında hiç yer almadığı, insanın “bir Kabiller soyu” olduğu,”nankör, gaddar, acımasız”bir karakter taşıdığı da bilinmektedir.
Meselâ sublime edilmiş olan ve ayakları yere basmayan bir kavram haline getirilen “devletin bekası” adına kesilip doğranan akil baliğ olmadık sabîler, dünden bugüne “güneşin altında hiçbir şeyin değişmediğini” gösteriyor, ibret alanlara.
Onun için Abuzittin’in çığlıkları, belki bundan bin sene sonra, şairin de belirttiği gibi “bu kubbede bir hoş sadâ” olarak kalacaktır.