Abbas YOLCU

Tarih: 05.06.2018 10:28 Güncelleme: 05.06.2018 10:28

YUMUŞAKÇA


KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

YUMUŞAKÇA

Konuşma tarzı “yumuşakça”ları hatıra getiriyor.

Az gelişmiş ve gelişmesi asla mümkün olmayan topluluğun  “iş bilir ve iş bitirici” tiplemelerinden bir tanesi. Ot, çayır, bitki tohumu, cicili taşlar gibi nesnelerin satışını kendisine meslek edinmiş ve ahali indinde bu işi profesyonelce yaptığı imajını oluşturmuştur.

Bazıları için “tilki tıynetli” derler. Ondaki tıynet de aynı.Haliyle onu işgüzarlık bakımından tilkiye, çakala ve sansara benzetmek mümkün görünüyor. Ama belli ki bu hayvanlar, onun kadar becerikli ve kıvrak değillerdir.

Bu yumuşakça, nereden bulduysa veya aldıysa kendisine bir de akademik titr bulmuştur. Bu akademik titrin hangi alandaki başarılardan elde edildiğini az gelişmiş ve gelişmesi asla mümkün olmayan topluluklarda hiç kimse hiç kimseden sormayı aklına getirmemektedir veya getirse de ciddiye alınmamaktadır. Öyle olduğu için,  bu orta doğulu yumuşakça, içinde yaşadığı toplulukta ot, çayır, tohum, yaprak satarak zenginliğine zenginlik katmakta,” kenz” biriktirmektedir.

O da diğer iş bilir ve iş bitirici çağdaşları gibi, piyasaya arz ettiği emtianın satışını artırabilmek için, reklam yapmayı ihmal etmemektedir. Ve reklamlarında kullandığı malzemeler, diğer orta doğuluların kullandığı malzemelerle bir bir örtüşmektedir. Bu malzemeler, tanrı, peygamber ve dinden ibarettir. Bu bakımdan yumuşakça, orta doğuda ahaliye nelerin yedirilebileceğini bir esnaf olarak çok iyi kavramış bulunmaktadır.

Elbette esnaf, esnaflığını yapmalı, malını pazarlayabilmek maksadıyla reklamları ihmal etmemeli, serbest piyasa ekonomisinin kanunları gereği, malını dilediğine dilediği bedelle satabilmeli, dilediğince “kenz” biriktirebilmeli,”bahçe sahibi” olabilmelidir. Bu hususta onun inandığını söylediği dinde engelleyici bir hüküm bulunmamaktadır.

Diğer taraftan kendisinin ve zevcesinin adını kullanarak eski deyimi ile ta’b ettirdiği kitabının birkaç yerinde intihal yaptığı, yani bilgi hırsızlığı eylemini gerçekleştirdiği için yargılanarak, cezalandırıldığı ve kitabın toplatılmasına karar verildiği sağda solda anlatılmaktadır.

Demek ki bahsi geçen yumuşakça, bir taraftan tanrı, peygamber, kutsal kitap, din; yanında ot, çayır, ağaç kökü, yaprak, büyülü taş, hacı yağı falan satarken diğer taraftan hırsızlık yapmakta her hangi bir beis görmemektedir.

Onun hal ve gidişinden çıkarılabilecek bir diğer varsayım da şudur:

İntihal ederek yani hırsızlık yaparak yazdığı kitaba kendi adının yanında zevcesinin de adını eklemesi, yumuşakçalığının beraberinde “dam budalası” oluşunun da göstergesi gibi durmaktadır.

Reklamını yaptığı ve pazarladığı nesnelerin satış fiyatlarına bakıldığında ise fiyatların “anasının nikâhı” seviyesinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak,”müşterisiz meta zayidir” prensibi doğrultusunda yumuşakçanın sattığı emtia üzerine koyduğu fiyatlarda din bakımından bir olumsuzluk yoktur. Müşterinin kendi gönlünce satın aldığı emvalin pahalı olup olmadığı,  başkalarını ilgilendirmemesi gereken hususattandır.

Ancak, ot tâcirinin başkalarını ilgilendiren, ilgilenmeyi gerektiren bir durumu ortaya çıkmıştır.

Rivâyetlere göre o, ileride, bilinmeyen bir zamanda meydana gelebilecek bir savaş için hazırlık bâbında savaş baltalarını taşrada bir yerlerde toprağa gömmüş olduğunu beyân buyurmaktadır. Ve yine beyân buyurmaktadır ki din adına, tanrı adına, peygamber adına, kutsal bi’l-umûm nesneler adına çıkacak veya çıkartılacak savaşta baltalarını gömülü olduğu topraktan alarak kutsal cihada katılmakta tereddüt göstermeyecektir.

Bilindiği kadarı ile yumuşakça, hayatı boyunca kazma ile toprak kazımaktan, kürek ile kum, çakıl aktarmaktan, balta ile odun kırmaktan, çekiç veya balyoz ile demir dövmekten uzak bir yaşam(!) sürdürmüş ve sürdürmektedir. Ve büyük bir ihtimalle onun elleri, bazı hoca efendilerin elleri ve en az kendisi kadar yumuşacıktır. Bir kedi yavrusunun patileri kadar yumuşacık.

Lâkin köpeksiz köyde oturduğu yerden “şecaat arz etmek” zor bir iş olmasa gerektir.

Anlaşılan, yumuşakçanın istikbâle dair bir takım yerli veya yersiz endişeleri vardır. Az gelişmiş ve gelişmesi asla mümkün olmayan toplulukta kendisine bahtiyar bir dünya kurmuş, saygıda kusur etmediği zevcesi ve evlâdı ile huzur içinde geçmekte olan yıllarının, aylarının, günlerinin ileride tadını kaçıracak oluşumlardan rahatsızdır. Kim bilir, tâcirliğini yaptığı şurupları, dilediği fiyata dilediği kimselere satamayacaktır. Parasına para katamayacaktır.

Onun akademik titri olmasına rağmen, ünlü şairlerden Nâbî’nin beytleri ile muarefesi yoktur:

“…Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest / Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz/ Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi/ Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz…”(Dert ehli olanların kırıklıkla döktükleri gözyaşlarının yaptığı seller önünde nice gösterişli kâşânelerin, mâlikânelerin yerle bir olduğunu biliriz. O garipler ki, bütün sermâyeleri can yakıcı bir âh silâhından ibarettir, ama onu şöyle bir attıkları zaman, nice hızlı süvarilerin vurulup yere serildiklerini görmüşüzdür.)