KIRK AMBAR
Abbas Yolcu
ayenihaber@hotmail.com
DAİRESEL GÖZLÜK VE ÇENE KILI
Muhtemelen ömrü boyunca tek vakit namaz kılmamış, bir gün oruç tutmamış, bir defa zekât vermemiş, tek kere kurban kesmemiş, hacca zaten gitmemiş; daha büyük bir ihtimalle bir yaratıcının varlığına iman ettiği dahi şüpheli bir şahıs... Yandaş medya adı verilen gazetenin birinde inciler döktürüyor.
Üslûbuna bakanların, onu entelektüel olarak vasf etmeleri mümkün görünüyor. Zira dünya sinemalarına ait oyuncu ve film yönetmenlerinin adını biliyor, Althusser’in görüşleri hakkında bilgiler edindiğini ifâde ediyor, Husserl’in fenomenolojisi hakkında ileri geri konuşabiliyor, ayaktakımının adını sanını duymadığı müskirattan ve gıdalardan dem vuruyor.
Ve kapısına kul olduğu efendisi ile etrafındaki kullarının muarızlarına karşı onları sâdık bir çoban köpeği gibi müdafaa ve muhafazaya çalışıyor. İnançları ve yaşama biçimleri birbirine uymasa da. Neticede bu dünya geçim dünyası ve hedonistler için haz alma ve zevkler içine gark olma dünyasıdır.
Bu göbeği şiş, çenesinde biriktirdiği sakalı, gözündeki dairesel(!) gözlükleri, edâları, her hal ve gidişiyle sekülarizmi içselleştiren şahıs kapı kulluğunu yaptığı efendisi ile avânesinin bir zamanlar “şeriat, şeriat” diyerek inlediklerini, ünlediklerini ve hırıldadıklarını, kenarlarda köşelerde birbirlerine dert yanarak ağlama seansları düzenlediklerini görmezden geliyor.
Ve bahsi geçen şahıs, “muarız gazetelerde yazı yazan kişilerin okuyucularını yarı aydın” olarak betimliyor(!)
Böylece kendi yazılarını okuyanların tam aydın hususiyeti taşıdıklarını imâ ediyor ve bundan şahsına bir pâye çıkarıyor, dolayısıyla içinde yaşadığı memleketin güney bölgesinde yaşayan insanlarının deyişi ile “yağmur yemiş eşek fışkısı gibi gubardığını” anlatmak istiyor, galiba.
Aydın kime denir?
Bu, uzun bir hikâyedir ve kitap konusudur.
Ama kitaba göre kısaca aydın, “ülkesinin haklarını başkalarına karşı hiçbir menfaat gözetmeksizin müdafaa eden insan”dır.
Yani kitaba göre “Château Cheval Blanc” şarabının özelliklerini bilmek, “konyakta marine edilmiş ıstakoz, şampanyaya batırılmış havyar, sun blush denen özel domates sosu, İskoç somonu ve geyik eti madalyonu, eski tarz vintage balzamik sirke ile füme edilmiş” yiyecekleri yediğini söylemek ile aydın olunamıyor.
Altı ayda bir Paris’e, Roma’ya, Viyana’ya, Venedik’e gitmek, katedralleri, şapelleri, şatoları, müzeleri ziyaret etmek ve içinde yaşadığı ülkeye dönerken “welcome to the zoo” başlığı ile yazı yazarak ülkesini hayvanat bahçesine dolayısıyla içindekileri hayvan olarak algılamakla da aydın olunamıyor.
Bütün bu eylem ve söylemleriyle kapısında kul olduğu efendisinin olmayan dünya görüşüne ters düşüyor.
Zira efendisinin bütün gayreti, bahsi geçen şahsın yaşadığı bohem hayatını elinin tersiyle bir kenara itmek, kişilerin dini bütünler haline gelmesini te’min etmek şeklinde tezahür ediyor.
Fakat her nedense “körlerle sağırlar, birbirini ağırlar” hesabı, şiş göbekli şarap üstâdının lâ dinî yaşama biçimi ile efendisi ve avânesinin yaşama biçimleri birbirine zıt olsa da birbirlerini sevmek hususunda her hangi bir problemin ortaya çıkmadığı anlaşılıyor.
Bu durum, şiş göbekli, dairesel(!) gözlüklü ve çenesinde biriktirdiği kılları ile her devrin yalaması görüntülü şahsın, efendisine ait mabedde zangoçluk yapmaya devam ettiği müddetçe aralarından su sızmayacağını ve kara kedi geçmeyeceğini işaret ediyor.
Ancak onun gibi yüz binlercesi yaşıyor, aynı “başsızlıkla”, aynı kimliksizlikle, aynı şahsiyetsizlikle... O beldede.
Onda şahsiyetin kırıntısı olabilseydi, kendilerini dindar ve dini bütün kategorisinden sayanların kapısına bağlanarak, onların muarızlarına hırlamak yerine sekülarizmi hayat anlayışı sayanların kapısına bağlanıp, dini bütünlere hırlaması gerekirdi.
Ama ahir zamanda, dindarların elinde sekülerlerin elinde olanlardan çok daha fazla kemik bulunuyor. Hem kendilerini, hem kapı itlerini besliyorlar.