Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 22.05.2018 09:29 Güncelleme: 22.05.2018 09:29

YÖREMİZDEN BAZI İLGİNÇ İNANÇLAR


KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

YÖREMİZDEN BAZI İLGİNÇ İNANÇLAR

Bir aynadır geçmiş, yansıtır geleceği. Bu coğrafyada yaşıyoruz, geçmiş kültürlerin ve inançların üzerinde. Bu topraklar üzerinde nice insanlar yaşamış. Nice inançlar, kültürler gelip geçmiş. İnsanlar etkilenmiş, kültürler etkilenmiş, değerler içi içe girmiş. Her medeniyetten bir sonraki medeniyete bir şeyler aktarılmıştır.

Bakın çevrenize evler değişmiş, sokaklar caddeler değişmiş. Ama hala eskiden kalan bazı kalıntılar var. Bunlar eski binalar, giysiler, kültürler, oyunlar. Bunlar yanında hala bazı köylerde veya kentlerde yaşayan ilginç inançlar var. Hala bu inançlardan umut bekleyen az da olsa insanlar var.

  Bu hafta bunlardan bildiklerimizi sizlere sunmak istedim. Belki de hala bu inanç sistemi yaşıyordur çevrenizde.  Sizler de hatırlarsınız belki de benim unuttuklarımı veya duymadıklarımı. Başlayalım öyleyse...

Mesela yeni ay doğduğunda bahçeye fide dikilmezdi; yeni ayda dikilen fideler çürür diye. Cuma günü ağaca çıkılmazdı; dal kırılır ve düşülür diye. Bilhassa incir ağacından, karayemişten, karaağaçtan düşülmüş ve gün Cuma ise komşular ağaçtan düşene “Kız sen duymadın mı, Cuma günü ağaca çıkılmayacağını” derler.

  Eğer bir evde çocuk cılız veya boğmaca hastalığına yakalanmışsa büyükçe bir ceviz ağacının yerdeki köklerinin arasından geçirilirdi. Hatta çocuğu olmayan kadınlar da ceviz ağacı köklerinin arasından geçirilir; geçerse çocuğu olur geçemezse çocuğu olmazdı. Bu uygulama için Ayliya’da bulunan ceviz ağacı en çok ilgi görendi. Ayrıca Sarıtaş ve Uçarsu’da ceviz ağaçlarının bulunduğu yerlerde bu iş bir panayır havasında yapılıyordu.

Ölüler gömüldükten sonra çocuklara kibrit (evza) dağıtılırdı; yakıldığında ölünün mezarı aydınlık olsun ve korkmasın diye. Daha sonra bu inanç yerini mezara geceleri fener takılması veya çıra yakılmasına dönüşmüştür. Üç gece ışık yakılırdı. Kimi köpeklerin mezarı eşmesin diye yapıldığını söyler, kimileri de ölü korkmasın diye olduğu söyler. Ayrıca cenaze yeni doğum yapmış bir ailenin yanından geçirilmezdi. Mecburen geçirilecekse yeni doğan çocuk üst katlara çıkarılır, tabuttan yüksekte tutulurdu. Yoksa çocuk ölür inancı vardı. Aynı şekilde köpek uluması, karganın sabah sabah evin önünde ötmesi, baykuşun geceleri ötmesi uğursuzluk sayılırdı. Öttüğü eve bir kara haber gelecek veya o evden birisi ölecek diye düşünülürdü. Hatta karga evin önünde öterse kargaya, “hayır haber, hayır haber “denir ve karga kovalanırdı.

Eve yeni gelin gelince başına sacayağı geçirilir. Amaç soyun sürdürülmesidir. Ayrıca üç kez sacayağından geçirilir. Geçebilirse çocuğu olurdu. Tabi sacayağı da gelinin fiziki yapısına göre seçilirdi.  Ayrıca gelin eve gelince silah atılır. Gelin eve girince kazanı tekmeler, kapı eşiğine konulan bir tas suyu devirir ve suyun eve yayılmasına sebep olur. Amaç evin bereketinin artması ve kazanın kaynamasıdır. Yeni gelin eve girerken kapının girişinde bağlı olan sarı kırmızı bir ipi keser. Eve girerken de gelinin kucağına bir erkek çocuğu verilir, damat çatıdan gelinin başına, bozuk para, buğday, arpa atar. Bereket gelsin, bolluk ve zenginlik olsun diye. Gelinin evi yedi gün ziyaretçilere açık tutulur. Gelin görmeye gelenler eve girerken ellerini demire veya metal bir eşyaya sürerlerdi. Yedi sayısı Türklerde kutsaldır, ayrıca demir de kutsaldır.

Evlerin yanına söğüt ağacı dikilmezdi. Söğüt ağacı zayıftır ve eve zayıflık verir inancı mevcuttu. Yeni doğan çocuğu kötü ruhlardan korumak için beşiğine kül torbası konur, ayrıca başucuna okunmuş su konurdu. “Lohusa Humması”na karşılık ocaktan alınan kül torbası lohusanın başı ucunda asılı dururdu. Evlerde ocaklar hiç sönmezdi. Gece közlerin üzerine kül çekilerek ateşin yanması sağlanırdı. Amaç ocakta ateşin sönmemesi ve ailenin devam etmesidir. Ayrıca ev süpürülürken ocağa doğru süpürülmez ve süpürülenler ocağa atılmazdı. Yoksa uğursuzluk getirir inancı vardı. Gece ev süpürülmez, çöpler gece dışarı atılmazdı. Çarpılma korkusu mevcuttu.

Küçük çocuklar hummadan korunsun diye yatağının altına bıçak, makas konulurdu. Geline kına yakılırken gelinin eline para konulurdu. Gelin bu parayı sabahleyin suya atardı. Su insanı korur inancı vardı. Çocuğu olmayan kadınlar bazı mezarları ziyaret eder, çaput bağlarlar. Daha sonra dua edip mezarın kenarındaki taşların içine ellerini sokar bir avuç toprak alırlardı. Toprakta canlı böcek varsa çocuğu olacağına inanılır, ölü böcek varsa çocuk ölü doğacak diye düşünülür, hiç böcek yoksa çocuğu olmayacak diye kabul edilirdi. Akçaabat’ta böyle yerler ve mezarlar mevcuttu. Artık onların yerini söylemeye gerek yok. Ayrıca çocuğu olmayan kadınlar ya kızgın saç veya kazan üzerine oturtulurdu. Bekâr erkek veya kadın çocukken kepçe ile su içerse kız çocukları olur veya düğününde yağmur yağardı. Cezve ile içerse zengin olunacağına inanılırdı. Ayrıca kıvrılmış ip üzerine bekâr kızlar oturtulmazdı. Çünkü evlenince kız çocukları olur denilirdi. Yürüme zamanı geciken çocuk Cuma namazından sonra camiden ilk çıkan erkeğe ayağına bağladıkları ip kestirilirdi. Ayak bağı kesme olarak söylenirdi.

Ay ve güneş tutulmasında tüfek atılır, teneke ve bakır kazanlara vurularak ses çıkarılır ayın ve güneşin günahlardan kurtulmasına yardımcı olunurdu. Kötü olumsuz bir söz söyleyen kişi mutlaka tahtaya vururdu.

Ölen kişiye yedi, kırk ve elli gün yapılır, dua okunur, yemek ve yiyecek dağıtılırdı. Ölen kişinin evine bir hafta komşuları yemek götürür. Ölü evinde üç gün yemek pişirilmezdi.

Kötülüklerden ve nazardan korunmak için kurşun dökülür. Hıdırellez günü eve cadı girmesin diye kapılara yaban gülü dikeni konur, bereket olsun diye kapıdan ya bir inek veya erkek bir çocuk sağ ayağı ile sokulurdu. Dere ile denizin birleştiği yerde 20 Mayıs’ta yıkanırdı. Hastalıklara iyi gelir, dertlerden kurtulur inancı vardı. Issız yerlerden geçerken dua okunurdu. Yoksa peri insanı sahiplenir hatta erkeklerle evlendiğine inanılırdı. Salı günü iş yapılmaz, kara kediyi gören yolunu değiştirir, sabahları tavşan görmek uğursuzluk sayılırdı.”Gukku Kuşu”nun ilk sesini duyan şanslı olur ve ekin ekmeye başlanırdı.

Bölgemizde o kadar ilginç inançlar var ki araştırmaya değer. Mesela bir “Alaturbi Günü” uzun bir hikâye. İleriki zamanlarda bu konuya da bir şeyler yazarız. Bu kadar bol ilgin inançların olduğu bölgemizde birçok medeniyetin ve kültürün gelip geçtiğini bize gösterir. Artık bu inançların birçoğu kaybolmuş ve geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü insanlar hem bilimle bazı doğruları görmüştür. Ayrıca Müslüman olan bölge halkı Kuran-ı Kerim’i daha bilinçle okumaya ve anlamaya başlayınca bu inançların yanlış olduğunu anlamıştır. Ama bu inançların kültürel izleri hala bazı yerlerde yerel olarak devam ettiğini de bilmeliyiz. Buna da kültürel zenginlik olarak bakmalıyız. Her ne kadar gerçek olmasalar da...