Abbas YOLCU

Tarih: 01.05.2018 15:58 Güncelleme: 01.05.2018 15:58

OT YIĞINI


KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

OT YIĞINI

Güvenilir kaynaklardan elde edilen verilere göre orta doğunun her türlü alât ve edavâtı sonradan görüp, azgınlaşmış bir topluluğunda “ kitap basma oranı artmış, ama okuma oranı hala yetersiz. Yapılan araştırmalara göre bu toplulukta kişi başına düşen kitap sayısı aşağı yukarı sekiz.”

Bahsi geçen toplulukta “ kitap okumak, o topluluğun insanlarının ihtiyaç listesinde iki yüz otuz beşinci sırasında imiş. Kitap okumaya ayırdıkları süre günde ortalama sadece bir dakika imiş. Buna karşılık televizyon izlemeye ortalama altı saat, internete bağlanmaya üç saat ayırıyorlarmış.”

“En fazla kitap okuyan ülkelerin başında, yüzde yirmi bir ile Fransa ve İngiltere varmış. Ardından, yüzde on dört ile Japonya geliyormuş. Bu oran, İspanya’da yüzde dokuz, sonradan görmelerin memleketinde ise binde bir.  Onlar, okuma alışkanlığında, dünyada seksen altıncı sıradaymışlar.”

“Dünyada kişi başına kitap harcaması yaklaşık bir dolar otuz sent iken, çoluğu ile çocuğunun, eşikteki ile beşiktekinin eline birer ikişer cep telefonu tutuşturulmuş Ortadoğu ülkesinde ise bu rakam yirmi beş sent... Çocuklara kitap hediye edilmesi sıralamasında yüz seksen ülke içerisinde yüz kırkıncı sırada.”

Başka nasıl olabilirdi ki?

Atı alanın ve çalanın nehirler ve denizler aştığı, yağma ve talan ile geçinmenin usûl haline gelerek emeğin değerinin sıfırlandığı, buna karşılık yığınları fatalizmin zifirî karanlığına gömmek maksadıyla azla yetinmenin faziletleri hakkında fetvaların uydurulduğu topluluklarda şairin de belirttiği gibi “dide-i huffâş, ziyâdan elbette rencîde olacaktır”.

Bütün ekonomisi ünlü iktisatçının da beyân ettiği üzere “kaptıkaçtı” üzerine kurulmuş bir toplulukta yığınların okumakla, düşünmekle, anlamaya ve bilmeye çalışmakla her hangi bir yakınlığının bulunmaması, vak’a-i âdiyeden sayılmalıdır, herhalde.

Haliyle istatistikî rakamlarla tasvir edilmiş böyle bir topluluğun her alanda nal toplaması da kaçınılmaz görülmektedir. Ve entelektüelin de arz ettiği üzere o topluluk, her bakımdan “büyük bir yalan”ı yaşamaktadır. Ekonomiden dine, kültürden eğitime, hukuktan mimarîye kadar bütün topluluk, yine entelektüelin ifâdesiyle “-mış gibi” davranış göstermektedir.

Tarihî bir caminin duvarına beyaz mermerden pisuar eklemek ve kenef inşa etmek, yine tarihî bir eserin çatısını su kaçırmaması için alüminyumla kaplamak, çiniye çivi çakarak o çiviye saat asmak gibi.

Yani hem yetişkinlerin, hem yetişmekte olan genç nesillerin okumaya, dolayısıyla kitaba, dolayısıyla aydınlanmaya, dolayısıyla çapaçulluklara karşı koymaya, haksızlıklara itiraz etmeye, hukukun üstünlüğüne inanmaya ihtiyacı yoktur.

Bahsi geçen topluluğun üzerinde egemen olduklarını iddia edenlerin büyük ağabeylerinden aldıkları talimat veya ev ödevi, yığınların bilgiye erişmelerini engellemek ve bilgiye ihtiyaç duymamalarını gerçekleştirmek üzerinedir.

“Kökünden kesilenlerin bir ot yığını haline” dönüştürüldüğü modernleştirilmiş toplulukların esas itibariyle bir kitaba tâbi olmadıkları ilgililerine duyurulmuştur:

“Her toplum, bir kitaba dayanır: Ramayana, Neşideler neşidesi veya Kur’an. Senin kitabın hangisi?”

Bir kitaba dayanmayan iğreti topluluklarda düşüncelerin de iğreti olması kaçınılmaz oluyor.Ve “milli akıl” diye bir kavram ortaya koyabiliyor, az gelişmiş ve gelişmesi asla mümkün olmayan kitapsız topluluğun aydın geçinen saray soytarısı.

Çanak ve diğer bi’l-umum nesneleri yalamaktan usanmayan soytarılara aklın millisinin nasıl bir şey olduğunu sormak gerekmiyor haliyle.

Kitap seneler önce söz konusu topluluğun “mâşeri bir kuduz ve cinnet karşısında bulunduğunu” belirmişti. Seneler bir şey değiştirmemiş demek ki.