Abbas YOLCU

Tarih: 18.04.2018 09:27 Güncelleme: 18.04.2018 09:27

AHİR ZAMANDA TURŞU SATMAK


AHİR ZAMANDA TURŞU SATMAK

Suratı turşu satan bir köşe yazarı, daha önce kutsadığı efendilerine karşı cılız da olsa sitemlerine başlamış bulunuyor. İçinde yaşadığı topluluğun fertlerinde değer adına  ne varsa hepsinin göz göre göre çöktüğünü, çökmekte olduğunu yeni yeni fark etmeye başladığından iş koyup kotarıcılara bir takım uyarıları iletiyor.

Böylece bir nebze vicdanını rahatlatmış oluyor.

Böylece haksızlığa karşı susan dilsiz şeytanlardan olmak istemiyor.

Senelerden beri kendisi dahil olmak üzere çalıştığı gazete adı verilen müsvedde kağıdında yandaşlarıyla birlikte efendilerinden caizeler koparmak adına ürettikleri kin ve nefretin nihayetinde sosyal yıkıma sebep olduğunu anlamak istemeyen bu gibi saray soytarıları, şimdi cırıltılarla iş düzeltmeye çalışıyorlar.

O ve benzerleri, birer İbn Haldun olamadıkları ve asla olamayacakları için,bir devrin nasıl ve ne şekilde çökmekte olduğunu anlamaları mümkün görünmüyor.

Kitap der ki:

“Karanlık çöküyor Mağrib’e... İbn Selame kalesinde bir adam... Kulaklarında nal sesleri ve çığlıklar, dudaklarında bozgunların buruk tadı. Yirmi yıldan beri tarihle boğaz boğaza. Çağının her büyük faciasında ya oyuncu olmuş, ya seyirci. Saraylar, savaşlar, zindanlar.”

“Ve en mağrur beldeleri yerle bir eden: Kader.”

“Şuur uçurumların önünde uyanır. Düşünce, buhranların çocuğu.”

 “Adamın bakışları, sisleri deliyor. Kaderin yerine kanunu oturtuyor adam, kanunu yani muayyeniyeti. Anlıyor ki, cücelerin muzaffer, olduğu bu küçük savaşlarda devlere yer yok. Kılıcı ile fethedemediği ülkeleri kalemiyle fethediyor, ülkeleri ve ebediyeti.”

Kitabın “Mağrib” dediği yer Endülüs’tür. Orada bir devir sona ermiştir ve Endülüs, anlayanlar için  şairin şu beytini hatırlatmaktadır:

“Bir zamanlar seyretti hevâ üzre denir taht-ı Süleyman

Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde.”

Ancak her bir teknolojik alâtı sonradan gören ve suratı turşu satmakla ma’ruf ahir zaman dindarlarının ne Endülüs umurlarındadır, ne Mağribe çöken karanlığın Maşrık’a da çöküyor olması.

Her tarafı dökülen bir gecekonduya içten ve dıştan boya ve badana yapılarak,  kibarcığın dediği gibi “ışıldak, fırıldak ve zırıldaklar”la süsleyerek, teknolojik cihazlarla donatarak taze gelin süsü vermenin, reayâyı oyalamaktan ve onların sahip olduğu bütün değerleri yok etmekten başka işe yaramayacağı âşikârdır.

Bu aynı zamanda “sosyolojik gerçeklik”tir.

Suratı turşu satmakla ma’ruf bulunan kin ve nefret söylemcisi, yazdığı bir yazıda efendilerine ünleyerek,” artık yeter” diyor.

Ne olmuş ki?

Yaşadığı topluluğun değerleri aşınmış imiş ve aşınmaya da devam etmekte imiş.

Vah vah.

“On yılda on beş milyon genç yaratmanın” alternatifi olan dini bütünlerin eliyle zelzele önleyen evliya-yı kiram, uzay mekiğini osuruğuyla havada parçalayan kutbu’l-a’zam, seküler mekteplerde okumadığına hamdederek, uzayda neler olup bittiğini on bin, yüz bin dolar karşılığında fen fakülteleri öğrencilerine anlatabilecek hayız, nifas, istinca ve istibra müderrisi, zeker ve ferc üstüne fetvâlar veren hacıyatmazlar türetilmiştir.

Turşu suratlı köşe yazarının babası da rivâyetlere göre matah birisi değildir. Onlar diğer yandaşlarıyla birlikte kin ve nefret duydukları statükonun kendilerine bahşettiği nimetleri iç ederken,  hem kendilerinin hem statükonun yasa dışı saydıkları kimselerle menfaat işbirliği yapmakta ahlâken bir sakınca görmedikleri de rivâyet edilmektedir.

Demek ki neymiş.

Demek ki kaba sakallı iktisatçının “felâketlerin belini büktüğü yaratığın iç çekişidir din. Kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir devrin ruhu, halkın afyonudur.” şeklinde ta’rif ettiği din, azgınların elinde câhilleştirmenin anahtarı oluyormuş.

Suratı turşu satan Mervan gibi…