Abbas YOLCU

Tarih: 21.03.2018 10:50 Güncelleme: 21.03.2018 10:50

CÂHİLLEŞTİRİLMENİN ALTIN ÇAĞI


KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

CÂHİLLEŞTİRİLMENİN ALTIN ÇAĞI

Menkıbeye göre:

”... İnsanın ve evrenin oluşumu, başlangıçta oldukça farklıydı. Sonradan görülen dönüşümler nedeniyle başlangıçtaki düzen, uyum ve birlik bozuldu; dengesizlik, uyumsuzluk ve karışıklık ortaya çıktı. İşte başlangıçtaki düzen, uyum ve birlik mutlu bir dönemin gereği ve sonucuydu ki, buna Altın Çağ denilmekteydi. Altın Çağ’da savaş, kan dökme, kargaşalık, kin ve nefret yoktu; buna karşılık, barış, düzen, sevgi, saygı, bilgelik ve tam anlamıyla da mutluluk söz konusuydu…”

Ütopistler adı verilen aylâk takımı da gelecekte adına medhiyeler dizilen böyle bir altın çağın tekrar yaşanacağı insan topluluklarının hayâlleriyle avunmuşlardır.

Bu aylâkların bir kısmı menkıbelerde anlatılan ideal topluluğun eskilerin deyişiyle “silk-i sakîm-i iştirakiyyun” ile yani sosyalizm yahut komünizm ile gerçek olabileceğini dillendirirken, diğer bir kısım aylâklar, böyle mübarek bir topluluğun ancak ve ancak dine dayalı bir düzenle oluşturulabileceğini beyan buyurmuşlardır.

Sonra insanlar, sosyalizm yahut komünizmle işin yürüyemeyeceğini yaşayarak ve yaparak anladılar.

Anladılar ki nisa tâifesinden bir nisa kişiye -ki bu nisa kişinin İngiltere’de yaşadığı bilinmektedir- atfedilen hüküm mahzâ hakikattir. ”Herkesin olan hiç kimsenin değildir. O halde hiç kimsenin olmayan, hiç kimsenin umurunda da değildir.”

Öyle diyorlar.

Yani onlar, yani liberal anlayıştakiler, mülkiyet hakkının tanınmadığı topluluklarda girişimcilik ruhunun öldürülmüş olduğundan bahisle sosyal gelişmenin ve ilerlemenin olamayacağı kanaatine vardılar.

Olabilir... Olmayabilir de...

Ayrıca kişilerin sahip oldukları meta oranında mes’ud ve bahtiyar olabilecekleri, bundan dolayı meta elde etmenin ve mülk biriktirmenin insan için iyi bir şey olduğundan söz edilmiştir.

Diğer taraftan hususen müslüman topluluklarda yaşandığı iddia edilen altın çağ, ancak ve sadece şeriat-ı garra-i ahmed-i mahmud-i muhammediyenin mer’i olduğu hilâfet düzeninde yaşanmıştır ve yaşanabilir, şeklindeki tezler ortalarda dolaşmaktadır.

Gerisi boş lâftır, aşk gibi. Onlara göre... Galiba.

Doğrudur.

Hilafetin tekrar arz-ı endâm edeceğine bütün varlığı ile imân etmiş bulunan hem şeriatçı, hem kravatlı, hem hilafetçi, hem bastonlu, hem heyecanlı zatın biri, râşeler geçirerek oturduğu yerden kalkıp, hilafetin yolda olduğunu, bir gün mutlaka teşrif edeceğini hararetle ilân buyurmuştur.

Sanki,

Hilafet düzeninde Cemel vak’ası olmamış, Sıffin savaşı çıkmamış, Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in canına kıyılmamış, Hârre olayı meydana gelmemiştir. Abdullah bin Zübeyr isyan etmemiş, Kâbe mancınıklarla yıkılmamış, Zenc isyanı çıkmamış, şehzâde Mustafa eşi ve çocuklarıyla birlikte nefes almaktan mahrûm bırakılmamış, Üçüncü Ahmed on dokuz kardeşini birden boğdurtmamış, halife-i rûy-i zemin efendi hazretleri Bay Murad, mason olmayı kabul etmemiştir.

Anlaşılan o ki:

Câhilleştirilmenin yığınlara verdiği haz ve mutluluk, onların altın çağ hayâli ile yaşatılmasına önemli katkılarda bulunuyor.

Bu arada atı alan birtakım zekî kişiler, ahşap ve taş köprüleri geçerek “menzil-i maksûduna irişiyor.”

Onların mal varlıklarının yeni hesapla milyonlara, eski hesapla trilyonlara bâliğ olduğu şom ağızlarda gevelenip duruyor... Piyasada daha çok bağıranların daha çok meta sahibi olduğu anlaşılıyor.

Rabbin sevgili kullarına hilâfetin ikame edilmesi ile hem maddî hem mânevî ikramlar takdim ediliyor.

Onun için câhilleştirme, zekîlerin, câhilleştirilme de humekanın işine geliyor. Hep beraber mutluluk içinde sonu gelmeyen bir altın çağı yaşamış bulunuyorlar.

Hamdolsun.