Abbas YOLCU

Tarih: 13.02.2018 12:42 Güncelleme: 13.02.2018 12:42

ŞALVAR DÂVASI


 

ŞALVAR DÂVASI

“Ya tahammül ya sefer”

Bir hikâye kitabı. Aşağı yukarı yüz yirmi sayfa. Ve tek hikâyeden oluşmuş.

“Yazar, bu hikâyesinde ne anlatmış, kimleri konu edinmiş ve kime anlatmış?” sorularının cevabı ise oldukça kolay.

Bir zamanlar bir “davânın varlığından” bahsedildiğini aktarmış okuyucularına. Bir dâva… Ama bu öyle bilinen arazi dâvası, alacak-verecek dâvası, miras dâvası, kan dâvası, şalvar dâvası değil. Kısaca “muhteşem bir mâzîyi, ondan daha muhteşem bir istikbâle taşıyacak bir köprü olmayı arzu edenler”in gönül verdiği dâva (idi) bu.

Hikâyede adı geçen kişilerin tamamı,  gençliklerinde bu dâvanın hizmet erleri iken içinde yaşadıkları topluluğun sosyal, siyasî ve iktisadî savrulmaları ile birlikte başka diyarlara yelken açmışlardır.

Sonra o kahramanlardan biri hariç, diğerlerinin tamamı hayata tutunmuştur. Tutunabilmelerini dâva adını verdikleri ütopyadan sıyrılarak, hayatın köşeleri belli gerçekliklerine sığınmaları sâyesinde başarmışlardır.

Hikâyenin yazarı, önceleri birer dâva adamı kimliğine ve kişiliğine bürünenlerin, daha sonra “dünya nimetleri”nden istifâde edebilmek, hazlardan daha fazla tadabilmek, insanlara hükmedebilmenin zevkini yani iktidar olmanın dayanılmaz câzibesini bütün benliklerinde hissedebilmek ve yaşayabilmek için, “tutunamayanlar”a inat, arzularının hemen tamamını elde ettiklerini anlatıyor. Dâva ise “ bakî kalan kubbede bir hoş sadâ imiş.”

Yazarın seneler önce bir çeşit kurgu olarak hikâye ettiği olaylar, kişilikleriyle birlikte seneler sonra aynıyla gerçekleşmiş bulunuyor.

Dün dâva diye yırtınanların, yeryüzünü hakla, hakikatle, adâletle zinetlendireceklerini iddia edenlerin “karıya, arabaya, fayansa, avizeye, klozete”  sahip olunca eylemlerinde ve söylemlerinde nasıl saf değiştirdikleri bâriz olarak görülüyor.

Sürü anlayışı içinde bir dâvanın yürütülemeyeceği, önceden belliydi. Hamâset nutukları ile harekete geçirilmeye çalışılan yığınların, en ufak bir hayâl kırıklığında kendini koruma içgüdüsü ile hareket ederek kendilerine başka kapılar arayacağını “biraz şaşı bakan” görebilirdi.

Hikâye yazarının kahramanları, yaşadıkları topluluğun zifirî karanlığında el yordamı ile hakikatin arayışı içine sokulmuşlardı. Hâlbuki onların yaşadığı toplulukta kitabın bahsini ettiği obskürantizm hüküm sürüyordu. Yani ”bilmesinlercilik”, yani bilgiyi herkese yaymayıp belli bir zümrenin ayrıcalığı sayma anlayışı…

Ayrıca dâva adamlarını evirip çevirenlerin de hakikatten yana pek nasipleri yoktu ve onlar da aynı zulmetin içinde yuvarlanıp gidiyorlardı. Çepeçevre kuşatıldığı “zindanının duvarlarında pencere açabilenlerin” sesleri hamâset nutukları arasında duyulmuyordu bile.

“Tutunamamak, düşünen ve sorgulayan insanın simgesidir ve bu yüzden "tutunamamıştır”.

Dolayısıyla hayata tutunmayı becerebilmiş eski dâva adamları, seneler sonra başka şarlatanların ağına düşmüşlerdir yahut düşürülmüşlerdir. Zira onlar, düşünceden mahrûm birer devr-i dilâra çocuğu idiler.

Artık gelinen noktada hikâyecinin bahsini ettiği dâva adamları, şarlatanlar tarafından “her iki cihânda saadet” mavralarıyla hâlâ halk deyimi ile “hızara sürülmeye” devam ediliyorlar. Ve sanki seneler önce hayâlini kurdukları istikbâl,  hayâl ettiklerinden de öte bir halde gerçekleşmiş gibi sevinç çığlıkları atıyorlar.

Ve onlar, hikâye yazarının bir başka hikâyesinde anlattığı üzere “…hayatın indirimli satışlarda bir süveter almaktan öte manâları olduğunu bilmeden”  ömür tüketiyorlar.

Ellerinden ve ayaklarının altından kayıp gitmekte olan istikbâli sahiplendikleri dünyalıklarının örtmesinden dolayı görmüyorlar, ikazlara ise kulak tıkıyorlar.

“Uçuruma koşan kafileler” demişti kitap.