Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 13.02.2018 10:28 Güncelleme: 13.02.2018 10:28

HÜZÜNLÜ YILLARDI MUHACİRLİK


KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

HÜZÜNLÜ YILLARDI MUHACİRLİK

Senelerce, senelerce evveldi. Bugün bizim yaşadığımız bu kentte atalarımız bir dram yaşadılar; destanlarla anlatılamaz.  Bilhassa kızlar, kadınlar ve çocuklar ya öldüler ya kayboldular. Şimdi Bilecik’e, Hendek’e, hatta Aydın’a kadar gitseniz geçmişin ayak izlerini bulursunuz. Kaybolmuştur belki izleri ama hâlâ yaşar Samsun’a, Sinop’a, Çorum’a kadar. Mezarları yoktur şimdi. En büyük şahit ya Çavuşlu Deresi’dir veya Tirebolu’da Harşit Çayı. Çarşamba, Terme yollarında kalanlar, sıtmadan ölenler var. Hele de yol kesen eşkıyaların belalılarına ne kadar para kaptırmıştır yüz yıl önce bu kentte yaşayan insanlar.

Tam yüz yıl geçti muhacirlik üzerinden. Bugün Suriyeliler nasıl bizim ülkemizde bir göçmense yüz yıl önce bizim dedelerimiz, ninelerimiz de aynı onlar gibi düşmüşlerdi yola. Muhacirlik deniliyordu o soğuk, vahşi, eziyetli yıllara.

Hayatlarının baharında çıkıp yollara düşen insanlarımız aç ve sefildi. Ya dağdan dağa geçiyor Akçaabat’ı işgal eden Ruslar’dan kaçıyordu ya da denizden motorlarla başlamıştı yolculuk. Kentten kaçmak ve yollara düşmenin adıydı muhacirlik. Çok değerler terk edilmiş ve geride bırakılmış, yola konulmuştu. Kaçış düşmandandı. Ayrıca kaçış bilhassa azıtan Ermeni çetelerinden ve Pontus çetecilerindendi.

Bilhassa yaşlılar, gençlere ve kadınlara git diyordu, gidin uzaklara. Kalanlar yaşlılar ve hastalardı. Onları da eşkıyalar ya öldürmüş veya işkence ederek para ve mallarını almışlardı. Akşam sabah yol yürüdüler. Düşman gemilerinden atılan toplardan korunmak için ya ağaçları siper aldılar veya vadilere sindiler. İki taraflı korku vardı. Birisi bölgeyi işgal eden Rus Askerleri, diğeri ise yerli veya yabancı eşkıya çeteleri. Bu kaçış o kadar zordu ki birçok insan, bilhassa da çocuk ölmüş, kaybolmuştu. Kızlar da.

Türk Köyleri boşaltılmıştı. Köylülerin boşalttığı evleri ya Rum veya Ermeniler işgal ediyordu. Muhacir çıkan Türkler boş buldukları evlere sığınıyorlardı geceleri. Gündüzleri yola devam ediyorlardı. Çoğu muhacir çıkan aileler yolda soyuluyordu. Küçük çocuklar yürüyemediklerinden bilhassa kızlar Rum aileler yanına bırakılıyordu. Bu çocuklar daha sonra Rum Aileler tarafından alınarak Yunanistan’a götürülmüştür. Birçok aile gitmiş ve bir daha geri dönememiştir. Geride kalan mallarına arazilerine ise düşmanla işbirliği yapan bazı zengin aileler, ağalar el koymuştur.

Muhacirliğe çıkanların zaman zaman karşılarına Karadeniz’in yol vermeyen dağları ve ırmakları çıkmıştır. Bilhassa karların erimesi sebebiyle derelerin suyu bol olduğundan birçok insanımız suya kapılarak boğulmuştur. En çok ölüm olayı ise Çavuşlu ve Tirebolu Harşit Çayı’nda verilmiştir. Bazı ailelerin götüremediği kız çocuklarını suya attıkları da rivayet edilir. Ama ne kadar doğrudur bilemeyiz. Bilinen bir şey vardır ki bilhassa Harşit Çayı’nın haftalarca kandan kıpkırmızı olduğudur.

Muhacirlik yıllarında bilhassa devlet yönetiminde zafiyet olduğundan Giresun ilinde kurulan Muhacir Toplanma Kamplarında birçok yolsuzluklar ve hırsızlıklar meydana gelmiştir. Karne ile verilen ekmeği almak için bilhassa kadınlar tacize uğramış, muhacirlerin iaşeleri sahiplerine verilmeyerek çalınmıştır. Bu konuda en iyi kaynak Muzaffer Lermioğlu’nun kitabıdır. Hazin hikâyeleri, ailelerin dramını bu kitapta görebilirsiniz. Bugün Ordu, Terme, Çarşamba ve Sinop’un kimsesizler mezarlığında birçok Akçaabatlının mezarları mevcuttur. Hatta Ünye, Çarşamba ve Terme’de bazı köylerde yaşayan aileler “biz Akçaabat’tan geldik” derler ama kimler olduklarını bilemezler. Büyüklerinden duyduklarını söylerler. Aslında işgal yılları geçtikten sonra bazı aileler büyüklerini bulmak için Akçaabat’a gelmiş ve akrabalarını aramıştır ama Akçaabat’ta yaşayan akrabaları onlara tanışıklık vermemiştir. Sebep miras alırlar korkusu olmuştur. Ne yazık ki insanoğlunun gözünü toprak doyurmuyor. Hâlbuki o insanların hüzünlü dramını hiç görmek istememişlerdir. Sellere, sulara çocuk kaptıran bu insanların aradığı toprak değil hasret ve sevgidir.

Trabzon ve Akçaabat’tan yüz yıl önce başlayan muhacirlik çok hazin bir hikâyedir. Bunu şimdi anlamak ve anlatmak o kadar zor ki... Eskiden bugünleri gözü yaşlı anlatan insanlarımız vardı. Onlar da vefat ettiler. Bu muhacirlik olayı bir romandır, bir sahnelenecek vodvildir, anlatılmaz bir dramdır.

Şimdiki gençler şunu asla sormasın:  Düşmanla savaşmak varken muhacir çıkmak doğru mu? Asla değil. O zaman askerlik çağında olanlar ve eli tüfek tutanlar ya Kafkas ya da Filistin’de, Şark cephesinde askerdiler. İşte bu nedenle söylenir, “Burası Huş’tur, yolu yokuştur; giden gelmiyor acep ne iştir” türküsü. Bu muhacirlik sırasında taşınamayan birçok çocuk gece boş evlerde uyurken bırakılmış ve aileleri yollarına devam etmiştir. Böyle bir tabloyu şimdi düşünsenize, gözleriniz dolmaz mı?

Bilhassa gençler muhacirlik olayını iyi bir şekilde öğrenmeli ve yazın haline getirmeliler. Yüz yıl önce bu toprakları terk ederek muhacir çıkanların topraklarına konan ve düşmanla işbirliği yapan insanlarımızın da olduğunu unutmayalım. Örnek mi Lefon Deresi’nde taş çıkarıp liman yapılmasında çalışan Türk işçiler vardı. Hatta bu işçilerin başında bazı insanlar da mevcuttu. Bunların kimler olduğunu şimdi burada söylemeye gerek yok. Ama işbirlikçiler her zaman olmuştur. Günümüzde de Afrin Harekâtı’na karşı çıkanlar birer işbirlikçi değil mi? Evet bu kentten çok güzel insanlar çıktı. Ama hiç hain çıkmadı da diyemeyiz. Biz muhacirliğe çıkıp da gelemeyenlere, ölenlere ve bugün vatan müdafaasında şehit düşenlere Allah’tan rahmet diliyoruz.

Muhacirlik bu kentin belini bükmüş çok önemli bir tarihsel olaydır. Bu konuda mutlaka üniversitelerde bir kürsü kurulmalı ve gençler yaşanan olayları inceleyen araştırmalar yapmalıdırlar.