Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 23.01.2018 11:38 Güncelleme: 23.01.2018 11:38

ÖZLÜYORUM VE SENİ ESKİ HALİNLE DAHA ÇOK SEVİYORUM


KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

ÖZLÜYORUM VE SENİ ESKİ HALİNLE

DAHA ÇOK SEVİYORUM

Seni eski halinle daha çok seviyorum. Eski fotoğraflarına bakıyor ve dostları görüyorum, ayak izlerimden bir daha yürüyorum. İşte o an bu kentin en mutlu insanı oluyorum...

Sahiline bakıyorum adeta üç hilal ve arkada tütün tarlaları önünde kara kumlar, kumlarla oynaşan masmavi bir deniz, içinde saymadığım kadar balıklar. Sahiline dokunulmamış, denizin üzerinde zeytin ve incir ağaçları. Aralarında uyuyan kuşlar. Martı yumurtaları dolu kuş yuvaları... Denizde üç kürekli kayıklar.

Geceleri iki film birden oynayan sinemalar. Nöbetçi kalan eczanelerde gece muhabbetleri. Tabii ki en  hoş muhabbet “Mısıroğlu Mehmet’te... Hüseyin Reis, Gosgor Mehmet, Kazım Kolot, Leon Aydın, Naci Markal, Burhan Kandaz, Akrep Hüseyin... Sohbetin konusu ya Sebat veya gırgır, fıkra, espri ve şaka... Arada sırada göstermelik düdük çalar Bekçi Temel... Çay bedava nerede ise oraya konar, çaktırmadan nöbeti bırakır evine kaçar.  Arkasından sinsice takip eder Komiser Bekir Bey... Deli Şakir bir görünür bir yok olur çarşıda. Belli ki karnı aç... Bir parça ekmek alınca fırından kaçar gider inine; karanlıktan korkmadan, ama korkutarak.

Güzel insanlar geçer tenha caddelerden. Sabahları Ak Cami’den çıkar Nuh Hafız yanında müezzinle. Sabah haşlaması için girerler meşhur haşlama ustası “Özkan Kardeşler”e; sonra çay faslı. Yeni Cami’den çıkan Mevlüt Hoca ve Eyüp Hoca sabah çayı içerler Yorgancı Topsakal’da. Devamlı cami cemaati Çolak İbrahim, Tedaşcı Ethem Demirci, Ayakkabıcı Temel Birinci, Oduncu Baki, Tellal Osman,  Molla’nın Hüseyin,  Şiracı İsmail, Fırıncı Veysel, Uncu Ziya Usta...

Daha sonra gürültü çıkararak sanki sabah oldu kalkın diye “rakrakrak” açılır katlamalı kepenkler. Beklenir siftah edilecek ilk müşteriler. Köyden gelecek eşek yüklü odunları bekler fırıncılar, kömür bekler kalaycılar. En önce kömürü alır Kalaycı Ali. Marangoz Ali “Köylümdürler fazla ezme Zageralıları” der.

Kuşluğa doğru Orta Cadde’de başlanır bakır dövmeler. Adeta bir orkestra. Bakır rengi kazanlar, tencereler, güğümler sıra sıra dizilirler vitrinlere. Yokluk çok. Kesesi boş olan keşanlı, kuşaklı kadınlar ah geçirerek geçerler kazanlara baka baka.

Yoklukta yaşaması zor gelir insanlara ama bir umut bağlarlar  “tütün satımına.” Her şey tütüne bağlı bu kentte; evlenmeler, giyinmeler, yemeler içmeler. Veresiye alınır yiyecekler, giyecekler, parası tütün satımına. Eksper Yaşar Güneş’in ağzına bakar tütün yetiştiricileri, acaba başfiyat kaç lira? Seçilecek mi tütünler? Kaç kilo atılacak ikraha ve yakılacak Kalanima Deresi’nde?  Zaman zaman tütün satımında itirazlar, düzene sokan elinde tütün ağacı Kapancı Muhtar Hasan. Havuz başında su içen güvercinler.

Ekonomi tütüne ve rejiye endeksliydi bu kentte. Ama bir şey hariç... O da ölümler. Hem peşin hem de gözyaşı ile salla taşınır mezarlığa.  Çünkü yol yoktur sallan gelmiştir hastalar, salla dönerler. Yabancıysan kimsesizler mezarlığına, yerli isen yerin belli, servi ağacın dibine konulursun Dürbinar’da veya Gıranba’da...

Ah bayramlar. Bilhassa 23 Nisan ve dini bayramlar. Çocukların en mutlu günleri. Arefe günleri alınan giysiler bir hoş ederdi gönülleri. Bayramların ayrı bir tadı vardı eskiden. Bu tat bozuldu. Tıpkı evler gibi, tıpkı yollar gibi, tıpkı trafik gibi, tıpkı sevgi gibi, dostluk gibi. Bozulan sadece bunlar mı? Komşuluklar bozuldu. Doğa bozuldu, çimenler bozuldu. İnsan bozuldu, insan. Futbol sevdası vardı bu şehirde, o da bozuldu.

Bakın şimdi hiç kimse Hamam Çimeni’nde, Gazhane önünde güneşin batımını seyretmiyor... Orta Cadde’de eskisi gibi kokmuyor köfteler. Hani Pirali, hani Anam Babam, hani Abdullah Komar, hani Atmaca, hani Ethem Usta? Yok, yok, yok... Gelirseniz eskisi gibi sevdalanırız bu şehre. Ama yok, yok. Herkesin derdi şimdi başka. Herkes bu şehre yabancı. Hatta eskisi gibi akmıyor şadırvanlar, hani nereye gitti şadırvanlardan kana kana su içen güvercinler? Bir kazanç bir çıkar üzerine yazılıyor senaryolar bu zamanda bu şehirde.

Hasretim senin eski sevdalarına. Ama bugün yapmacık oldu düğünler. Dokunmatik insanlar etrafımızda. Kitap öksüz, sohbet yalan. Hani nerede “yazıyor yazıyor” diye bağırıp satılan yirmibeş kuruşluk gazete ve gazete satan yoksul çocuklar? Gazete alıp okuyacağım diye koşan insanlar nereye gitti? Yok artık Son Havadis, Tercüman, Ulus, Yeni İstanbul, Hergün, Hakimiyet... Cemal Azmi Tellioğlu’nun her gün yakasında takılı duran kırmızı canlı gül çoktan öldü.

Kırmızı gülün manasını bilmiyor insanlar. Saksılarda yetişmiyor karanfiller. Etraf duvar, etraf beton. Estetik betonlaştı dostlar. Çiçekleri tanımıyor çocuklar. Şarkılar suskun, türküler yoksun... Erik, portakal, mandalina aşırmasını bile bilmiyor çocuklar. Çemberler eskicide bir hurda demir, uçurtmalar geliyor Çin’den. Fincan oyunu unutuldu, adı bile bilinmiyor, “erese merese” tekerlemesi okunmuyor. Kalandar’ın ne olduğunu bilmiyor insanlar. Unutuldu yöresel oyunlar, gelenekler. Kış aylarında helva çekilmiyor.

Yıllar mı yordu seni kentim? Yoksa biz mi yorulduk seni sevmekten? Enteresan insan tipleri çıktı bir yerden. Seviyorum diyorlar, ama sevmeleri bizim sevgimize uzak. Bakıyorum sevdanın arkasında uyuyor bir rant. Allah Allah diyorum bu nasıl sevgi, bu nasıl aşk? Bizim kent sevdamız uçsuz bucaksız balta girmemiş, koca, gür bir gürgen ormanı. Tıklayan insanların sevdası “ormanı yakalım, toprak kazanalım” sevdası. Bizim kent sevdamızın köklü bir hikâyesi var. Ama şimdi bakıyorum sokakta konuşulan kent sevdası değil, dolar, borsa, altın ev ve mal. Sevdalar biz farkında olmadan ranta dönmüş. Olsun, ey şehir ben seni eski halinle daha çok hayal edip, eskiden gelen sevdamla yine de bugün sevmeye çalışıyorum.

SONSÖZ. Bir istek. Sayın Şefik Türkmen Bey’e... Orta Mahalle’yi Nefsipulathane’ye bağlayan dik yol pislik, diken ve moloz içindeymiş. Biz de gördük; doğru. Bu yolun düzeltilmesini istiyor halk. Orta Mahalle’den Nefsipulathane’ye yayan geçmek için. Biz elçiyiz, iletelim dedik. Düzeltilirse biz de memnun oluruz. Duyarlı olacağınız düşüncesiyle yazıyorum. Çünkü hayat bazen susmak, bazen söylemek, bazen yazmaktır. Hayat bana göre yaşadığın doğayı, kenti ve iyi insanları karşılıksız sevmektir.

Gerçekten geçmiş kentimi geleceğim açısından özlüyorum ve bu haliyle de seviyorum. Yaşadığın şehir de özlenir be...