Abbas YOLCU

Tarih: 12.12.2017 10:49 Güncelleme: 12.12.2017 10:49

MÜHTÜNÜN OĞLU


KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

MÜHTÜNÜN OĞLU

Bir orta doğu ülkesi...

Muharrirlerden birinin deyişi ile o ülke,“bütün işlerin katakulli ile çevrildiği” ülkeler arasında yer almaktadır. Orada yaşayan hemen herkes, kendisinin üstün bir ahlâka sahip olduğundan ve başkalarının ahlâk-dışılığından, arsızlığından, hırsızlığından, dolandırıcılığından ve yalancılığından şikâyet etmektedir. Yani o orta doğu ülkesinin insanları, birbirlerini kesinlikle sevmez; elinden gelen bir diğerinin kuyusunu kazmakta bir beis görmez.

Ahalinin ezici çoğunluğu dindardır, aynı zamanda muhafazakârdır.

Diğer taraftan o ülkenin insanları, egemenler tarafından kasıtlı olarak câhil bırakılmışlardır. Bir topluluğun câhil bırakılmasının en güzel tarafı, onların egemenler tarafından kolay idare ediliyor oluşlarıdır. Yığınlar,”kitleler psikolojisi”ne uygun hareket ederek yapılanları ve yapılacakları sorgulamayı akıl etmezler. Onlar için kitabın deyişi ile “Tek vazife vardır: Neslini devam ettirmek.” Haliyle din adı altında inandırıldıkları fatalizmin karanlığında mes’ud ve bahtiyar olarak yaşayıp giderler.

Fatalizme iman ettirilenlere, egemenlerin çanak yalayıcıları -ki bunlar yaşadıkları çağın din uleması sayılmaktadır- yığınlara ebedî saadet yurdu olan cenneti, çektikleri çileler karşılığında vaad ederler. Bu hususun Kur’an-ı Kerîm’deki anlatımlarla, vaadlerle ve müjdelerle hiçbir alâkası bulunmamaktadır.

Yani o orta doğu ülkesinde din,  ondokuzuncu asrın kabasakallı iktisatçı ve felsefecisinin deyimi ile “...felâketlerin belini büktüğü insanın bir iç çekişidir. Kalpsiz bir dünyanın kalbi, yığınların afyonudur.”

O ülkede idâre ediciler veya egemenler tarafından ezildiklerini, hor görüldüklerini, itilip kakıldıklarını, inançlarının gereğini yapmaları hususunda engellendiklerini her hal ve şartta inleyerek, ağlayarak etrafa duyurmak isteyen bir takım müstaz’aflar bulunuyordu, bir zaman evvel.

Haliyle onlar zâlimlere, zorbalara, despotlara karşı dinin gereği olan cihâdı ilân ediyor ve bu cihâdı “malları, kanları, canları pahasına” yapacaklarına dair azm u cezm eyliyorlardı sağda solda. Bunun için cemaatleşiyorlar, cemiyetleşiyorlar, aralarında haddi ve hesabı yapılamayan bağışlar topluyorlar ve inançlarının gereği olan cihâdın bir tarafından tutmuş oluyorlardı.

Gözlenen o ki aralarında topladıkları paralar, beyefendiliğini asla kaybetmemiş bir gazete muharririnin deyişi ile “ışıldak, fırıldak ve zırıldaklar”a, ayrıca demire, tuğlaya, çimentoya, fayansa ve kenef taşına harcanıyordu. 

Bu arada zikri edilen orta doğu ülkesinde zaman zaman topluluğa çeki düzen vermek isteyen egemenler, dindarları ve muhafazakârları köşeye sıkıştırıyorlardı.

İşte o sıkıştırmaların birinde daha önce “malıyla, kanıyla ve canıyla” cihâd etmeye yemin eden bir zâtın, hiç vakit kaybetmeksizin tüydüğüne şahit olunmuştu. Kendisine bir zevâl geleceğini anladığı an ortalıktan toz olan bu yiğit kişi, yaşadığı ülkeden kaçmış, ömür boyu söğüp saydığı sünnetsiz ehl-i sâlibin yurduna kapağını atmıştı. Rivâyet edildiğine göre orada tavuk satarak iaşesini temin ettikten sonra, suların durulduğunu anlayınca yaşadığı topraklara avdet etmişti.

Bu yiğit zat, bu Battal Gazi’nin torunu, suratındaki sakal altına çeşitli desenlerde kravat uydurarak, bırakıp kaçtığı cihadına yeniden başlamıştı.

Ama câhil bırakılmış yığınlar, onun niçin cihadı bırakıp, kaçtığını kendisine sormayı akletmiyorlardı. Zira onlara bu çeşit yargılayıcı sorular sormak kabiliyetleri ellerinden alınmıştı. Bilimsel(!) olarak bu duruma obskürantizm diyorlar. Veya entelektüelin dediği üzere “toplumsal afazi.”

Özetle “Allah’ın kulu ve müftînin oğlu”, yaşadığı orta doğu ülkesinde beraber yaşadığı salaklar sâyesinde malı götürmeye devam ediyor.