AYRICA
DR. SELMAN DEMİRCİ
ahengerselman@hotmail.com
“KALBİN DİRENİŞİ”
Kemal Sayar yine kalbimize dokunuyor “Kalbin Direnişi” kitabında. Hali pür melalimize ayna tutuyor Sayar. Kendimizi, ailemizi, toplumumuzu kendi öz dekoru içinde umutsuzluklarıyla, yılgınlıklarıyla, kapitalizmin pençesindeki çırpınışlarıyla, maneviyat tükenmişliğiyle, psikolojik buhranlarıyla seyrediyoruz kitabın sayfalarında. Muhtelif konulara değiniyor yazar kitabında. Ve her meselede bir hekim titizliğiyle tüm ipuçlarını, semptom ve bulguları değerlendirip teşhise yöneliyor. Popüler kültürün kuşatması altındaki ruhlarımızın nasıl bir cendereye sokulduğunu tespit ediyor.
Dindarlığımızın bile zemininin kaydığından dem vuruyor Sayar. Aidiyet sorunumuza parmak bastığı bir noktada sözü dindarlığımıza getirip şu sarsıcı hakikate işaret ediyor: “Bizatihi dindar olmak veya dindar görünmek insanlara ahlaki bir aidiyet hissi sağlamıyor. Dindarlığın kendisi insanları hayâsızlıktan, çalıp çırpmaktan, torpilli ihale alımlarından korumuyor. Herkeste, her şeyde bir yersiz yurtsuzluk… Cep telefonlarından mesaj göndererek kandil kutluyoruz. Dinin zahmetsiz versiyonları... Buharlaşan büyük anlatılarla birlikte, nereye tutunacağını bilemeyen, köksüzleşmiş, popüler kültürün oyuncağı haline getirilmiş bir gençlik...”
Diğer bir başlıkta “dinciliği” ele alıyor Sayar ve burada zemini kaymış dindarlığı “dincilik” olarak kavramsallaştırarak gündeme taşıyor. Gerçek dindarlar ile dindar görünümlüler arasındaki farkı “dincilik” mefhumu ile anlamlı kılıyor. Dinci eğilimin bir “köylü” hareketi olarak filizlenmiş olduğundan ve temel şehir değerlerini içselleştiremediğinden bahsediyor yazar. Lidere kayıtsız şartsız bağlılık ve bir topluluğa bireysel sorumlulukları ortadan kaldıran bir başıbozuklukla bağlanmayı “dinciliğin” kilometre taşları olarak işaretliyor. Ve şu müthiş tespitleri birbiri ardınca sıralıyor: “Dincileri birleştiren şeylerden biri de, dinin ahlaki doğruları konusundaki vurdumduymazlıklarını biçimsellik anındaki aşırı vurgularıyla örtmeleridir. İnsan ilişkilerinde faşizan tutumları benimsemekten imtina etmeyenler, işçilerine hak ettiği ücreti vermemek için çırpınanlar, cinsel arayışlarını dinî bir kılıfla örtmeye çalışanlar, gayri ahlaki olanı nedense hep başkasının üzerinde teşhis eder. Oysa onların kör noktaları, kendi hayatlarının eğri büğrülüğü ve Tanrı karşısındaki samimiyetsizlikleridir.”
Hayatımızda git gide büyüyen “anlam boşluğuna” temas ettiği bir başka denemede “Dünyanın giderek değerlerini yitirdiği ve hayatın maddileştiği bir zaman diliminde anlam üzerine konuşmak gerçekten her zamankinden daha fazla anlamlı” diyor. Paraya tahvil edilemeyen şeylerin giderek daha değersiz addedilmeye başlıyor. 1940’lı yıllarda ömrünün bir kısmını Naziler’n toplama kamplarında geçirmiş Viyana doğumlu ünlü pskiyatrist Victor Frankl Auschwitz’de eşini, annesini, babasını kaybetmiştir. Bu acı tecrübelerin semeresi olan tespitlerinin özeti: “Bu kamplarda hayata anlam ile tutunan insanlar ayakta kaldı. Ama direnmeyi, ümit etmeyi bırakanların, kendilerini o totaliter aygıtın pençesinde aciz, zavallı varlıklar olarak gören kişilerin çoğu öldü, direnmedi, hayatını kaybetti.” Hayatta kalanların ortak özelliğini Frankl tünelin sonunda her zaman bir ışık görme, hayta ümitle anlam duygusuyla bağlanma olarak tespit etmiştir. Sayar anlam kaynağı olarak insanların giderek kendisine, kendi benliğine döndüğüne de temas eder. Türkiye’de kendi yapıp etmelerini daima doğru gören, bir ahlaki kılavuzluğa, bir moral felsefeye veya ideolojiye ihtiyaç duymayan kişilerin giderek arttığından söz eder. Batı dünyasında yaşlanma ve ölüme olan mesafenin de hayatın anlamından sapmasına sebep olduğunu vurgular. Bizim uygarlığımızın bu anlamda daha üstün olduğunu ölümle ve yaşlılıkla daha barışık bir medeniyet oluşumuza dikkat çeker. Batıda yaşlılığın ve ölümün müstehcen olarak algılanmasına inat doğu uygarlıklarında insanların ölülerini şehrin ortasına gömen, yaşlılığı tecrübe ile özdeşleştirerek hürmet duygusunu ön plana alan bir anlayışla karşılaştığımızın altını çizer.
Bir birinden lezzetli denemeler ile buluşacağınız bu güzel kitabı bilhassa psikiyatri, psikoloji, sosyoloji ve elbette edebiyat ile daha sıkı bir teşriki mesaisi olanlara tavsiye ederim.