Abbas YOLCU

Tarih: 05.09.2017 10:06 Güncelleme: 05.09.2017 10:06

“NE OLDUM DELİSİ”


KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

“NE OLDUM DELİSİ”

Akademisyenlerden biri, içinde yaşadığı topluluğun gidişatının hayra alâmet olmadığını yeni fark etmiş olsa gerek, şöyle sızlanıyor:

 “... Asıl can yakıcı sorunumuz din ve dinî değerlerin kavga gürültü konusu olması, hemen her dinî tartışmanın tabir caizse karakolda sonlanmasıdır. Daha da kötüsü, söz konusu tartışmalarda kimi zaman edep ve hayâ sınırlarının zorlanması, hatta vaaz kürsüsünden “bok ye!” gibi tiksinç bir ifadenin pervasızca kullanılması, buna mukabil bir başka figürün televizyon ekranında muarızına deve sidiği içme teklifinde bulunmasıdır. Geldiğimiz nokta itibariyle dinî tartışmalar maalesef “katı” ile “sıvı” arasında cereyan edecek kadar pespayeleşmiş durumdadır ki bu durum hakikaten büyük bir yıkımdır. Dinî alanda kendi ellerimizle yarattığımız bu büyük yıkımın yakın gelecekte dinden ve dindar kitlelerden illallah etmiş jenerasyonlar üretmesi kaçınılmazdır.”

Ve haliyle akademisyen sızlanırken doğru söylüyor.

Din ve dine ait değerlerin ortaya konularak o değerlere hayz bezi muamelesini revâ gören din dışılarla bu değerleri akılları sıra müdafaa ve muhafazaya çalışanların tekmilinin câhilleştirme sürecinden geçirildiklerini fark etmeden eşya ve hâdiselere tutarlı ve geçerli manâlar yüklemek imkânsız görülüyor.

Dine yeniden ve yeniden ayar vermeye çalışanlarla onlara karşı cephe açan dini bütün oldukları iddiasındakilerin, köylülükleri üzerinde tartışmaya dahi mahal bulunmuyor.

Ve akademisyenin de içinde yaşadığı topluluk hızla gerginleşiyor, hızla kin ve nefret yığıyor.

Ama topluluk bunun farkında olmadığı, daha doğrusu olamadığı en doğrusu oldurulmadığı için “haz şehrâyinleri”ni yaşamaya devam ediyor.

Akademisyenin içinde yaşadığı topluluğun açmazlar ve çıkmazlar sarmalına girdiğinin bir başka örneği, din üzerine tahsil ettirilmeye çalışılan genç neslin o açmaz ve çıkmaz sarmalı içinde geleceklerinin göz göre göre boğazlanması şeklinde kendini gösteriyor.

Din tahsili yaptırılan nesillerin bir zamanlar iddia edildiği üzere “arka bahçe “ olarak vasfedilmesi anlayışının ileride ne gibi vahim neticeler doğuracağının hesabı ile kitabını yapacak kimse de bulunmuyor.

İşleri koyup kotaranlar, kendi evlâd u ıyâline sonu gelmeyecek hazineler devretmeyi hesabederken, onları iş başında tutmayı sağlayacak “câhilleştirilmiş yığınları” değeri artık beş kapik etmeyen din mekteplerine yığarak ikbâl peşinde koşuyorlar.

Câhilleştirilmiş topluluk da bu olup bitenleri yine akademisyenin beyan ettiği üzere, “ecdâda sahip çıkmak, geleneği muhafaza etmek” adına bir güzel yiyor.

Akademisyen ikazlarına devam ederek şöyle diyor:

“... Bugün dinî kimlikleriyle ön plana çıkan pek çok tanınmış kişi veya grup arasında cereyan eden ve seviye itibariyle yerlerde sürünen tartışmalar hepimiz için gerçekten çok büyük bir ayıptır. İtiraf etmek gerekir ki bu vahim tablonun oluşmasında hemen her birimizin az çok payı vardır. Öte yandan, içinde bulunduğumuz bu berbat durum kendi kendimizi el âleme karşı rezil rüsva etmenin belki de en dramatik fotoğrafıdır. Şu andan tezi yok, öncelikle bizzat kendimize “Artık yeter!” deme zamanıdır. Zaman aklımızı başımıza devşirme zamanıdır. Zaman kendi “ben”imize dönüp, “Bize ahlak, erdem lazım değil mi?” diyerek kendi kendimizi hesaba çekme zamanıdır. Keza zaman sahih dinî anlayışı savunmak adına bu kadar pespaye bir dil ve üslup kullanmanın cevazını hangi dinî kaynaktan aldığımızı sorgulama zamanıdır. Zira hem müslüman hem ahlaksız olma lüksümüz yoktur. Keza dinî alanda hakikatin tek temsilcisi edasıyla konuşma hakkımız da yoktur. Bizden farklı düşünen ve farklı bir görüşü benimseyen insanları mafyatik usullerle susturma hakkımız da yoktur.”

Ama akademisyen boşuna bağırıyor.

Asırların sırtlarına vurduğu yükün altında ezilenler, hiçbir çaba sarf etmeden önlerinde hazır buldukları nimetler karşısında  “ ne oldum delisi” ne dönünce  “ üzümü ye, bağını sorma” deyimine sıkıca sarılıyorlar.

Ve kaybetmek korkusu içlerini titretiyor.