Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 08.08.2023 13:45 Güncelleme: 08.08.2023 13:45

İYİ YOLCULUKLAR...


KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

Yolcuyuz hepimiz. Bu sebeple dilimizde üretilmiştir güzel bir söz: “İyi yolculuklar...”

Yolculuğa çıkacaksanız tek başına. Eşiniz hazırlar sizi. "Şunu giy, şu kravatı tak. Gittiğinde haber ver. Güneşe dikkat et. Kiminle gidiyorsun?" Akşamdan evde başlar bir telaş. Ne yaman şeymiş şu yolculuğa çıkmak. Yolculuğun bir günlük. Yolculuk sabah vakti uçaklaysa, uçağı kaçırma korkusu içini akşamdan sararsa; açarsın gözlerini kör karanlıkta. Sabah rüzgârı eser püfür püfür. Yol arkadaşlarını beklersin durakta. Ha geldi gelecekler. “Saat geçti nerede kaldı bunlar?” sorusu yorar seni. Sabah servisleri dizilir yola. Kimi işe gidenler yarı uykulu, kimi oturduğu koltukta uyumakta.

Hava alanına gidecek özel servis gelmiştir. Bakarsın araçta olanlar, sanki düğüne gidecekmiş gibi özene bezene giyinmişler. Olsun bu kadar artık ne de olsa Akçaabatlı. Bu kadar da olsun cakası...

Sen adımını atarsın servise, “merhaba, günaydın” dersin herkese. Sonra tek tek tokalaşır “iyi yolculuklar” dilersin. Bakarsın sabah vakti. Gökyüzünde bir gıdım bulut yok. Açıkta bir gemi, Karadeniz üstünde uyumakta. Işıkları henüz sönmemiş. Belli kaptan derin uykuda. Sanki gece bekçileri sabahı yeni uyandırmış. Sanki şu sabah vakti yola çıkmak, işe gitmek ‘kentsoylu’ ızdırabı.

Sabah emekçileri sizlere de “iyi yolculuklar...”

Rehberimiz Recep Şen Bey, yedi sekiz arkadaş, hava alanında buluştuğumuz Belediye Başkanı ile Ankara yolculuğu için hava alanındayız.

Kısa yolculuk arasında anladım ki bu yolculukta gır gır, şamata bol olacak. Ast yok üst yok. Samimi bir hava, galiba iyi gelecek bana. Hele de görevini titiz yapan Recep varken. Her şey dakik, her şey zamanında. Dostlar takılsalar da Recep’e bu da ona karşı duydukları sevgiden. Recep de bu göreve adeta iğne ile kuyu kazarak gelmiş. Yokluk var. İşsizlik varken üniversite bitirdiği halde bahçe sulama görevini de istekle yapmış güzel bir insan. Recep kim demeyin? Bahsettiğim Recep hani o tiyatro sahnesinde rolünü yaşarcasına yapan, kimi zaman sizleri güldüren bizim Recep. Çok da uzatmayalım bakarsın Recep kızar bize. Ama o kadar iyi niyetli ki espri ile cevap yetiştirir herkese. Güzeldi o eve dönerken kendine atılan lafa karşı söylediği söz: “Ama sabah oldu. Bundan sonra yatmaya gerek yok.” Daha çok da kendine laf atan Yaşar Başkan ve İsmail... Tabi sevdiklerinden. Recep'in aklı yolda. Bu yolculuk eksiksiz nasıl tamamlanacak?

Havaalanındayız. Uçağa binmek için sıralanmış insanlar. Uçağın motorları “homur homur” homurdanıyor. Sanki “Sizi ben ulaştıracağım sevdiklerinize, bari bir bana bakın, selam verin, iyi yolculuklar neden demiyorsunuz?” der gibi. Hadi tüm yolcular adına ben selam veriyorum, iyi yolculuklar diyorum motor kardeş. Sakın bizi “Elif'in Kağnısı” gibi yolda koyma, bırakma; Ankara'ya ulaştır. Ben denizin derinliklerinden korkarım. Bu kadar da yorma kendini. Şunun şurası ne ki? Gideceğimiz yol bir saat. Bir de asansörde kardeşlerin olan motorları düşün her dakika in çık... Ya yürüyen merdivenler veya savaş uçakları. Her işin kendine göre bir zorluğu var. Sakın da gülme bizlere... Öyle ya Trabzon'da hava sıcak, galiba Ankara da öyle. “Nereden çıktı karşıma bu sıcakta takım elbiseli kravatlı insanlar” diye söylenme. Bizim bu halimiz ziyaret edeceğimiz insanlara ve makamlara saygımızdan. Dedik ya yukarıda; ne de olsa Akçaabatlıyız, azıcık da namı severiz. Yoksa biz de giyerdik bir şort bir de tişört. O kadarını da biliriz. Moda dediğin nedir ki? Paris'de çıkar, sonra İstanbul, devamı Zonguldak, Sinop, Ünye, Ordu, Bulancak, Akçaabat, Trabzon. Sonra devam eder Sürmene, Arhavi, Hopa ve gider Batum'a doğru. Bunun adı tüketim ekonomisi. Kapitalizm tutturur insana ‘moda’ diye, almak için paranı.

Uçaktayız. Sanki küçük bir Türkiye tablosu. Arap, Uzak Doğulu, Avrupalı, Laz, Türk, Tabi bir de biz on üç Akçaabatlı.  Uçak düşse, boğulsak denizde ağlayanımız da olur gülenimiz de. Bu da böyle bir dünya işte. Sevmek de var, sevilmemek de... Kent soyluların yaşadığı kentlerde güller de açar, az da olsa çıngıraklı yılanlar da olurmuş...

Kapıda bizleri karşılayan kırmızı giysili hostes “iyi yolculuklar” diyor. Ben de “sağlıklı, iyi uçuşlar” diyorum. İnerken de “teşekkür” ediyorum. Dikkatimi çeken hosteslerin başındaki bere veya şapka. Adı ne bilmiyorum. Moda diye bu şekli uydurmuş. Belki de Cem İpekçi. Bilemem. Ama ben beğenmedim. Sanki bayanlar Hindistan'daki “yılan oynatıcıları”na benzemiş. Hatta belli bir zaman içinde iki bayan hostes de çıkarıp dolaplarına koydular. Belki de “özgürlük bu işte” demişlerdir.

Ankara yolundayız Karadeniz üzerinde. Üzerimiz gök, altımız deniz. Çok rahat ve güzel havada basıp gidiyor uçak. Artık nasıl teşekkür etmezsin o motora ve kaptana? Ara sıra uçak titrese de güzel bir hava, sabah vakti yarıp geçiyor dondurma tadında ve beyazlığında bulutları uçağımız. Artık altımızda kalan asfalt, beton, deniz, dağ taş görülmüyor.  Aman Allah'ım, beyaz bulutlarda bir beyaz tebessüm içimdeki korkuyu yeniyor. Ne büyük yalanmış şu şehirler. Özgürlük havadaymış meğer. O kadar güzel bir hava ki sanki sessizlik sessizlik içinde uyuyor. Benimse içimden eski bir şarkının sözleri geçiyor. Makamında yine yanıldım. Sonradan araştırdım, nihavent değil, mahur imiş meğer. Eski şarkıların içinde uyur zehir zemberek güzellikler. Ama şimdiki gençler bu güzellikleri anlamaz.

Hadi şu beyti de burada söyleyelim; Fuzuli'den. Bakalım kaç genç anlar bu dilden:

“Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp

Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza.”

Ankara üzerindeyiz. Altımızda minicik otomobiller, küçülen pinokyo burunlu siteler. Uzun zaman görmediğim Ankara çok değişmiş geldi bana. Değişmeyen sanki camiler bir de Anıtkabir. Uçaklar insan taşır Esenboğa’ya; bir uçak iner, bir uçak kalkar. Bir çok insan bu teknoloji ile ulaşır sevdiklerine. İşe o sabah biz de ulaştık Atatürk'ün planladığı Ankara'ya.  İnsan Ankara'ya, Anıtkabir'e bakınca tepeden sanki şairin dediği gibi, “gençliğime doğru yaşlanıyorum.”

Askerlik yaptığım yerdir Ankara’nın ilçesi Polatlı. Oradan içimde kalanlar var.

Gözlerimiz yarı uykulu, gözlerimiz yanıyor. Servislere bindik. Yine kaptan seslendi: “Ankara'mıza hoş geldiniz, kısa bir yolculuk yapacağız iyi yolculuklar.” Bu ne naziklik. Yol arkadaşımız Sayın Oda Başkanı Şentürk mutlaka “darısı bizim şoförlerin başına” ama içinden.  Yarı uykulu gözlerle etrafı seyrediyorum. Gördüğüm genelde özel okullar ve dershane, hastane ve doktor reklamları. Üzülüyorum. Eğitim ve sağlık devlet eliyle yapılmalı. Eğitim her bireye eşit imkân vermeli, çocuklar eşit şartlarda yetiştirilmeli. Ne büyük yalanları anlatır bu koca koca reklamlar. Gecekondu yerleri adeta dönmüş zengin yeri moduna. Binalar, gökdelen olmuş yükselmiş. Buradaki yoksul insanlar nasıl kaybolmuş, nereye göçmüş anlaşılmıyor.

Sonra... Sonrası yok. İşte bir takım hemşehri ziyaretleri. Güzel karşılanma... Başarı dilekleri. Yanlarından geçtiğimiz yırtık pantolonlu, şortlu, uzun saçlı gençler; belledikleri doğrulara gidiyor. Bilhassa dikkatimi çeken aşırı makyajlı, yüzü saklı, süngü gibi takma kirpikli, uzun tırnakları renk renk boyalı, çantalarında bol yeşil dolarlı Arap kadınları. Osmanlıyı İngiliz oyunları ile Arabistan’dan söküp atan, Türkleri kovup petrol kuyularının başına oturan aşiretler. İngiliz piyonları. Siyah beyaz bir film gibi, en çok okunan roman gibi gelip geçiyor gözümden.

İnsanın Ankara'da belli makamlarda hemşehrisinin olması çok güzel. Gurur veriyor insana. Ayrı ayrı ziyaret ettiklerimize başarılar diliyoruz. Kısa sohbetler ediyoruz.

Çiçeği burnunda Sayın Bakan Abdulkadir Uraloğlu'nun “Bizim duamız kabul olur” esprisine gülüyoruz.

Sonra babası muhacirlikte Ahanda'dan ayrılarak önce Çarşamba'ya, sonra da Samsun'a yerleşmiş olan Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu Başkanı Sayın Fevzi Apaydın'ın konuğu oluyoruz. Eski bir futbolcuymuş Samsun'da. Sonra babasının muhacirlikte Akçaabat'tan Samsun'a ne zorluklarla geldiğini adeta yaşayarak anlatıyor. Hasan İzzet'in Dinamo'nun yazdığı hikayeleri dinliyorsunuz adeta. Yaşar Bey, “Hangi takımı tutuyorsunuz?" diyor ve Başkan da tuttuğu takımı gerekçesi ile anlatıyor; geçmiş spor olaylarından da bahsediyor. Trabzon Necmiati'den Samsun Demirspor'a giden Çolak Sebahattin'den bahsediyor. İyi bir sol ayak olduğunu ve çok iyi korner, frikik attığını söylüyor. Ben de tanıdığımı ve sahalarda seyrettiğimi söylüyorum. Böyle içten sohbetimiz oluyor.

Daha sonra benim için çok önemli olan dokunaklı anlara geliyoruz. Akşamın alaca karanlığında yine gözümün önünde canlanıyor koskoca bir mazi. DSİ Genel Müdürlüğü’ndeyiz. Genel Müdür, rahmetli mesai arkadaşım Emin Balta'nın sevgili oğlu Mehmet Akif Balta. O kadar içten ve samimi karşılıyor ki bizleri. Ebruli bir akşam üstü kokusu yükseliyor makamından. Her şeyinde bir saygı. Bir düzen ve intizam. Benim gözlerim geçmişte, mazide. Sanki “anılar, anılar” şarkısını dinliyorum. Kulağımda bir udun tınıları. Yanımda oturuyor sanki Rahmetli Emin Balta. Birkaç yaşanmışlıkları anlatıyorum. Sonra Sayın Genel Müdür bizi bırakmıyor, yemeğe götürüyor. Muazzam tertip edilmiş bir masa. Sohbet devam ediyor. Ben hâlâ hayal uykularındayım. İçimden akıp geçiyor çağrışımların seli. Konuşmak istiyorum konuşamıyorum çünkü dudaklarım titrek. Ayrılmak istemiyoruz ama vakit tamam, yolumuz var gidilecek. Uğurluyor bizleri Mehmet Akif Balta. El sallıyor. İyi yolculuklar diyor. Benim karşımda Mehmet Akif yok, sanki var olan Emin Balta. Aynı kişilik, aynı nezaket. Demek ki çocuk ailede yetişirmiş. Bir kırlangıç hızıyla düşüyoruz yola, yine geçeceğiz bulutlar arasından. Ama bu defa bize eşlik edecek güneş değil ay olacak. Mehtaplı gecelerde de hoş olur yolculuk.

Yaşadıklarımız yazıyoruz. Ne de olsa insanız ve hatalarımız olur. Bak işte unuttum Akçaabatlılarla bir kafede buluşma anını anlatmayı. Eski dostlar orada.  Mesela Selahatttin Sivrikaya, "Salih Zeki, hoş geldin” diyor bana sarılırken. Yol arkadaşlarım şaşkın. Bilmezler ki ben Orta Mahalle'de Salih Zeki olarak bilinir ve çağrılırım. Selahhattin Bey eski komşumuz ve ortak kültürden gelmekteyiz. Hatta annesi Rafet Teyze benim ebem. Bu sebeple kutsal sayılır bizde ebeler. Biz asla ebemize küfür ettirmeyiz, eden olursa kavga bile ederiz. Sonra Şener Pul aynı karizma, aynı sevecenlik, aynı güler yüz. Dik duruş ve hoş sohbet. Hasta yatağından kalkmış gelmiş. Hatta bizlere sütlaç bile ikram etmiş yedirmiş. Ankara sütlacı Hamsiköy sütlacına benzer mi bilemem. Şekerli ve tatlı bize yasak. Ben tatmadım, bir şey söyleyemem. Sonra Ahmet Can Pepe duydu, geldi. Hoş sohbet ve anılar döküldü Söğütözü'ne.  Eski dostlar değişmez. Onlar da “iyi yolculuklar” diyerek yola koydular bizleri.

Yine gökyüzündeyiz. Hava açık. Gökyüzünde ay. Yakalamak istiyorum onu ama boyum kısa, üstelik uçağın camları izin vermiyor yakalamama. Aklıma geliyor mehtaplı geceler sarkısı... Ah şu şarkıların gözü kor olsun. Uçakta Trabzon'u merak eden Arap turistler. Bunlar Trabzon için velinimet. Bazı insanlar ayağa kalkıyor, “Araplar gelmesin” diye. Turistin Arap’ı, Rus’u, Alman’ı olmaz. Ama amaç başka... Düşünebilir misiniz yaz günlerinde Trabzon esnafının sinek avlamasını? Ama kontrolsüz bir turizm hareketi var. Dün Ruslara yapılan galiba şimdi Araplara yapılıyor. Nedir o “Türk'e beş Arap'a elli beş.” Yanlış yapıyorsunuz. İnsan bindiği dalı kesmez.

Ay ışığında ilerliyoruz. Deniz üzerinde romantik aynı zamanda vahşi güzellik. Gecenin ortası. Ara sıra uykuya dalıyorum. Herkes yorgun. Bir tek gittikleri yeri merak eden Araplar gökyüzünden fotoğraf çekiyorlar kıyı kentlerimize. Deniz sakin gece uykusuna yatmış. Uçağımız hesap kitap yaparak çok yavaş konuyor piste. Adını bile bilmediğim insanlarla geçen bir yolculuk. Bakıyorum yan gözle yanımda oturan Belediye Başkanımız Osman Nuri Bey'e. Akçaabat görününce içinde ayrı bir heyecan. Anlatıyor yanında oturan Sebat Gençlik Kulüp Başkanı Cemil Usta'ya tane tane; yaptıklarını ve hayalinde geçenleri, yapmak istediklerini. Devam ediyor konuşmasına; ben sessizce dinliyorum. “Şansızlığım pandemi yılları, deprem ve bu sene havanın çok yağmurlu olması. Ama daha çok yapacaklarım var.” Sözleri bende “Türk’üz, Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi” gibi çağrışımlar uyandırıyor. Benim de içimden geçiyor Ulaştırma Bakanı’na söylediğim sözler: “İnşallah kitaplar sizi Samsun-Batum Tren Yolu’nu ve Trabzon'a metroyu, raylı sistemi getiren bakan diye yazarlar.” Aynı onun gibi sizi de “Akçaabat'ın dağını taşını güzelliklerle donatan bir başkan diye anarız” belki de... Ama bunlar sadece içimden geçti, açık açık söylemedim. Çünkü iyi insanların içinde bulunur saklı sevdaların en saklısı. İnsan insanı yener doğrudur. Ama insan da yaptıkları eserlerle yaşarmış. Bunu düşündüm havaalanına inerken.

Sonra aceleci yolcular. Türkçe, Arapça sözler içiçe girmiş. Kapıdan uğurlayan hostese teşekkür ederek, Akçaabat'a doğru başlar uykulu gözlerle yolculuk. Yaşar'ın “Gel seni okuyayım, nefesim iyi gelir” sözlerine cevap veren Necati İsak Başkanın, “Ben namazımı kıldım, okumana gerek yok.” esprisi. Sonrası vedalaşma, iyi geceler veya iyi sabahlar temennisi ile biter bu yolculuk. Gecenin sonlarına doğru yolculuklar da oluyormuş.

Daha çok “iyi yolculuklar! diyeceğiz dostlar. Her gün bir yere yolcuyuz ya. Hayat bu, yaşanılıp gidiliyor doğruların yanlışların arasında. Yeter ki yol arkadaşlarınız iyi seçin. Dostane olsun duygular. Ben bu yolculukta yolculuk yaptım ya bu güzel dostlarla, başta Sayın Başkan’a ve rehberimiz Recep Bey’e, yol arkadaşlarıma buradan teşekkürler. 

Yine çok çok uzun oldu ama daha çok bu yolculuktan yazılacaklar var. Bakalım sayfasına koyar mı yol arkadaşımız gazete sahibi İsmail? Hepinize serin ve sağlıklı güzel bir hafta dilerim.

Gözü yorulanlar okumasın. Evde oturanlar, emekliler dışarı çıkmasın ara ara okusun. Dışarısı hem sıcak hem de pahalı. Aldığımız bir haber Ocak ayına gitmeden şu emekliler için bir şeyler düşünülüyormuş. Aman çabuk tutun elinizi, emekliler ölmeden. Bakın emekli konusunda iktidar da muhalefet de çok yanıldı. Hadi burada noktayı koyalım. Okuyanlara peşin gelsin teşekkürümüz.