Mehmet Salih KÖSE

Tarih: 08.03.2023 16:14 Güncelleme: 08.03.2023 16:14

BİR VARMIŞ/ BİR YOKMUŞ


KÖŞE BUCAK

Mehmet Salih KÖSE

Eğitim Uzmanı

 

BİR VARMIŞ/ BİR YOKMUŞ

Masalların başlangıç kısmına metel denir ya gelin bu metel ile başlayalım haftaya: “Bir varmış bir yokmuş. Tanrının kulları çokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Deve tellal iken, eski hamam içinde. Hamamcının tası yok, külhancının baltası yok. Hu diyenin huyu kurusun, dolmasın suyu kurusun.” Uzatsak da metelin zaten sonu yok.

Günlerden bir gün canım sıkıldı. Attım kendimi sokağa. Duygularım bir yanda denize dönük düşüncelerim öte yanda dağları seyreder. Altımda şu günlerde çokça sallanan yer, üstümde mavi gökyüzü. Bu günlerde bütün gözler nemli.  Duygular süzülürken gönlüme beynimde düşüncelerim sanki daha çok uyanık. Ağzına kadar dolu kahveler. Kuralsız trafik akıyor; dizginsiz, kalıbını bırakıp.

Duygum diyor ki “Devran değişti be Mehmet”, düşüncem diyor ki “Onaylıyorum, evet.”  Öyle ya deprem oldu yurdumda. Yeraltı kudurdu sanki. Çoğumuzun gözü doldu, kiminin gözü kudurdu. Çadır kentlerde üşürken çocuklar, batan geminin malları diyerek talana kalkanlar az da olsa var. Bunun adı yağmacılık, hırsızlık. Ahlâk değişti biz hiç farkında olmadan. Hatta depremden siyasî rant çıkarma peşinde koşanlar bile var. Bozuldu birçok şey. Masal kuşlarımız vardı. Uçtular gittiler uzaklara. Baksanıza bülbül yerine geçti kargalar. Asıl sahnede başlıyor düş kırıklığımız. Her sahneye çıkanın akordu bozuk. Değişmeyen aynı tip şakşakçılar.

Aniden duruyor ayaklarım. Gözlerim dönüyor dağlara. Bir düne bakıyorum bir de şimdi gördüklerime. Sanki yanılgılar olmuş karakterimiz. Küçük bir dünyanın belleksiz insanlarıyız sanki. Belleksizliğimiz gün geliyor büyük bir trajedi olarak çıkıyor karşımıza. 1990 yılında bu kentte büyük bir sel felaketi yaşanmıştı. Hatırıma geldi şimdi, o zaman kentin kaymakamına, “Kaymakam Bey, gel şu Söğütlü Deresi'nin kıyısına bir abide yapalım. Üzerine de ey evlatlar bu dere her on veya yirmi yılda sel olur. Gelir, evlerinizi, dükkanlarınızı yıkar. Canlarınızı alır. Dere içlerine ve yakınına ev tesis yapmayın, ağaç dikmeyin diye yazalım.” demiştim. Dinlemediler, masal geldi o sözlerim. Belki de “şu deliye bak, neler de düşünüyor” dediler. Bakıyorum şimdi heyelan diye gösterilen yerlerde iki, üç katlı evler. Hatta rezidanslar. Dere ağızlarında ve dere kenarlarında marketler, fırınlar, sıra sıra tesisler. Masal dünyamızda bile böylesine az rastlanır.

Başlıyorum yavaş yavaş yürümeye. Bakıyorum deniz kenarındaki çimenlere dallara. Mart’ın biri, topraktan yükseliyor tatlı bir buğu... Çocuk bilekleri kadar narin dallarda en sevimli kalp gibi yeşeren tomurcuklar. En taze gün ışığına günaydın diyor küçücük kuşlar. İşte o zaman gönlüme doğru akıyor duygu yoğunluğu. Şairler ve şiirler dilimin ucunda. Bir de lisede okurken bu yerlerde yazılılara çalıştığımız saatler. Arkadaşlarla yan yana. Kimi okur kimi dinler. Kimi şu sorular çıkar diye soruyu sorar. Çok sevdiğimiz öğretmenler ve arkadaşlarım. Kimi var kimi yok. Onlar da “bir varmış, bir yokmuş” masalında kahramanlar.

Karşımda koca bir pano. Üzerinde “kültür, sanat ve spor şehri” yazıyor. Bu kadar söze ne gerek. Masallardan maya almışsa bir şehir, bunların hepsi olacak. Kültür ve sanat şehri besleyen kuvvetli bir damar. Ama hâlâ bu şehirde “Sanat karın mı doyuruyor? Resim, şiir, yontu, kitap, masal neye yarar?” diye soranlar var. Bu düşünce bir kenti gölgeler; farkında değil birçok insan. Bu kafalar yoz. Sadece futbola tutkun. Fanatizm diz boyu. Vurmak ve kırmak. Gürültü kirliği. Dostluk ve kardeşlikten uzak. Hafif hafif yağmur çiseliyor. Kaldırımlarda uzanmış uyuyor aç köpekler. Belki onlar sanatın gücünün farkında değil.

Bu gerçeği şehrin ortasına girince anlıyorum. Özenle, düzenle, büyük uğraşla hazırlanan bir cadde. İstenilen, estetik olsun bu yerler, bu ortam. Bunun için eğri veya doğru uğraş veriyor yerel yönetim. Beğensek de beğenmesek de güzellik için bir uğraş var. Ama hala cadde boyu sağlı sollu esnaflar, yapılan bu güzelliğin farkında değil. Dükkân önlerinde özensiz kaldırımları işgal eden objeler.

Hele de cadde ortasına oturmuş dedikodu yapan üç beş insan. Böyle bir caddede nasıl gezer kadınlar? Oturanlar geçenleri manken geçiyormuş gibi süzerken. Hiç de yakışmıyor bu caddeye. Onlar sanatsız besleniyorlar. Düşünceleri deste deste para. Çoğu da karanlık dünyanın masalında. Konuşulan fındık kabuğunu doldurmaz. Ya spor -o da futbol- ya da siyaset, din ve içine abartı dolmuş dedikodu. “O dedi, bu dedi, ne dedi, İyi dedi, kötü dedi.” Gelsin çaylar. Yol üzeri emek verilen, devletin yeri çayhane. Az ileride merdiven altı “kaçak tütün” satan insanlar. Sarraflar ışıl ışıl, dışarı mekânda sisli bir oturma düzeni. Yakışmıyor ve yakışmadı. Bunca emeğe paraya yazık.

Bu kafa değişmeli. Mavi kanatlı güvercinler, beyaz kanatlı martılar korkuyorlar bu tiplerden, girmiyorlar şehre. Kadınlar nasıl yürür o caddede. Zarar görecek yine esnaf. Onların da çoğunun sesi çıkmıyor. Boyalı ama sanatsız sokak desek yeridir bence. Tıpkı kar yağarken otlamak için şehre yolu düşen çullukların katliamı gibi. Hani nerede bu şehirde yeşil baş ördekler, boz ördekler, sarı sandallar, hopallar, dirvanalar? Hatta tutulan minnacık hamsi yavruları satılıyor büyük paralarla balıkhanelerde. Kadınlar da kuşlar gibi sanki onlara bu caddelerde dolaşacakları yer yok.

Denizde ve dağlarda o çeşit çeşit renkleri göremiyorum. Önüme geçiyor yüksek yüksek binalar, yol kenarına bırakılmış çöpler. Bilirsiniz renkler temiz bir çevrede daha güzel görünüyormuş. Ağlıyor karşımda tozlanmış Karadeniz. Üzülüyor kirletilmiş bir dağ başı. Acı çekiyor bir parça çıra uğruna yara almış çamlar. Ormancıların üniformaları cici...

Ama bir gemi görüyorum uzaklarda. Umut yüklü, yüzüyor tertemiz maviliklerde. Hep umut var. Uzak da olsa...

Bir masal dünyası değil bu. Yaşadığım bir günden kesitler.

Düşünüyorum, bu günlerde kentlerimiz deprem gerçeği ile lime lime oldu. Ama benim kentim, Allah göstermesin, doğal bir felakete ne kadar hazır? Düşünüyorum kimler çürütüyor kentleri? Hâlâ kulaklarımda o inlemeler, yardım dileyen sesler. Bakıyorum sağ kalan insanlara. Yavaş yavaş dağılıyor hüzünler. Birbirimizin elini tutarsak çok çabuk geçer bu acılar. İnsanı hiç eden çok olumsuz tavırlar ve yorumlar. Bu bir yara, çok çabuk sarılmalı. Biliyoruz deprem doğanın yasası. Oldu, bundan sonra da olacak. Bizi bilmişlik, bilim ve dirlik ayakta tutar. Sen bakma bazı insanlara, dağları düz sayanlara. Bazı insanlar vardır horona girerler ama bakarsın diz vurmaları ve horon kurmaları yanlış. Açmalı her insan yürek kapılarını muhtaçlara ve doğru insanlara. Bu günlerde “sen haklı, ben haklı” kavgası çok yanlış. İçimizde yangınlar. Yangınımızda tutuştu sular. Hâlâ ölülerimizin kırkı çıkmadan nedir bu içsel kavgalar? “Sen git ben geleyim, sen gelme ben durayım.” Bu düşünceler çürütür ve dağıtır bizi. Amerikanca bir devirme, “vay anasını be”, hâlâ o eski kafalar. Yıllardır süregelen resim. Halk şarkıyı da sever türküyü de. Bırakın halkı ister Mevlâna desin ister Yunus ister Hacı Bektaş-ı Veli.

Yürüyorum. Bakıyorum bazı insanlar görmeden uzak. Bir körlüğe, bir ışığa. Su döverek, kin kusarak ayrı ayrı durmakla olmaz.

“İblis bakıyor uzaktan: İhbar, ihanet, kumpas ve pusu... Dün vardı bugün de farklı boyanmış şekliyle hem gönle giriyor hem de düşünceye hâkim oluyor.  Öyle açlar ki...Birer Tantolus her biri...”

Bırakın sosyal kavgayı. Bir düşünün: “Mal sahibi, mülk sahibi. Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan.” Öyle olmadı mı? Ders almak gerek. Yeter ki çocuklara sahip çıkın. Çocuklar ki, geleceğin yozlaşmayan çekirdeği. Bari onların temiz duygularını bozmayın. İyi eğitin ve yetiştirin.

Bugün yaşadıklarımız zaman gelecek masal olacak ve anlatılacak dilden dile. Zaman zaman içinde. Gün gelir az gideriz, gün gelir uz gideriz.

Bir sevgi varmış bir de kötülük. Sevgi siz dostlara kalsın. Kötülüğün karanlığında yaramazlar boğulsun. Bu masal da bu hafta böyle son bulsun. Gökten düşen üç elmanın adı da sevgi olsun. Üçü de dostlara, okuyanlara, dünyalarında kitaba ve sanata yer ayıranlara kalsın. Sağlıklı bir haftanız oluyorsa; olmuşken, bahar tadında olsun.