KÖŞE BUCAK
Mehmet Salih KÖSE
Eğitim Uzmanı
“Şehir nedir ve şehirli kimdir” konusunu, siyasete hiç girmeden, bir akademisyen gibi konuyu özetlemeye çalıştı. Ben kim olursa olsun bu tür konuşmalar yapan, sanattan ve kent estetiğinden bahseden insanları sever, can kulağıyla dinlerim. Hele de bunu bir siyasetçi kimliğiyle değil de entelektüel birikimi ile yapıyorsa dinlenmeye değer bulurum.
Kentleri, kent kültürü, tarihi, sanatı, duyguları ile doğuya doğru yol alıyorum. Kentlere o gözle bakıyorum. Aklımda hep büyük şair Victor Hugo'nun Paris'i konu eden kitabında geçen, “Şehirleri, tıpkı kitapları okuduğumuz gibi okumalıyız.” sözü... Bu gözle bakıyorum Trabzon'a, Rize'ye, Artvin'e ve Batum'a. Aradaki ilçeleri bu gözle süzüyorum uzaktan.
Hemen hepsi karmaşık geliyor bana. Geçtiğim şehirlerin tarihsel ve kültürel dokusunu göremiyorum. Bilhassa Trabzon çeşitli medeniyetlerin geçtiği yerdir. Batum dahil diğer il ve ilçeler Trabzon'un büyüttüğü evlatlarıdır. Ama bakıyorum da dünü anlatacak bir özellik yok geçtiğim şehirlerde.
Sonra dalıyorum derin derin düşüncelere. Kendi kendime “Demek ki Trabzon'u anlatacak kitabı biz henüz yazamamışız.” diyorum. Evet az olsa da şiirler, şarkılar, yazılar var ama insan geçmişi anlatan görselleri görmek istiyor kentlerde. Bu biraz Batum'da “Altın Post” hikayesi, Argonotların yaptığı gemi modelleri ve korunan eski eserleri, binaları, meydanları, kenara sıkıştırılmış camisi ile var. Ama yeterli değil; çoğu izler silinmiş.
Bir taraftan da seviniyorum ki bugün siyaset yapan hemşehrimiz “kentliliğe önem vermiş, ilim yapmış, kafa yormuş” bir insan. Bir toplantıda siyasete hiç girmeden ders anlatır gibi “şehir ve şehirli kim” diye anlatıyor bildiklerini bizlere.
Bunun için çok görkemli bir Akçaabat Müzesi gerekli. Hiç değilse bu konuda yardımcı olsa ve Akçakale onarılsa, Sargana Destanı Anıtı dikilse, Muhacirlik Yolu yapılsa, bu konularda eserler yazılsa, sahneye konulsa bunu ben en güzel kâr sayarım. Hatta bu konuşmalardan sonra da kentim adına sayın vekilden beklerim. Ayrıca Akçaabat’ın yaylasında, dağında ve bir sokağında kemençe bir diğerinde ud ve keman olursa bu şehrin kadim kültürünü daha iyi anlarım.
Ben isterim ki şehirlerin giriş ve çıkışlarında şehirlerin ayrıntılı haritaları olmalı. Gezginler, aradığı her şeyi burada bulmalı. Her mahallenin karakteristik özelliği o mahallenin girişine konulmalı. Bunu yerel yönetimler ve muhtarlar yapmalı. Taksi şoförleri yaşadığı şehir kültürünü bilmeli. Turizm polisleri ve zabıtaları olmalı. Ben bu konuda Karadeniz il ve ilçelerinde bir eksiklik gözlüyorum.
Böyle düşüncelerle yol alırken aman Allah'ım karşıma Arhavi'ye girmeden önce yol kenarında çöp dağı çıkıyor. Heyelan olmuş, yol tıkalı. Bu çöpleri şehrin girişine yığan bir düşünce nasıl yerel yönetimde yukarıda saydıklarımı gerçekleştirecek? Üzülüyorum. Heyelan bile koca çöp dağını kapatamamış.
Bazı ilçelerden geçerken eski, soylu miras olan binaların yıkılıp yerlerine yüksek binalar dikildiğini görüyorum. İşte bir gün önce konuşan insanın sözü geliyor aklıma: “Şehir yüksek binaların dikildiği yer değildir. Bu binalarda oturanlar da hiçbir zaman şehirli olamaz.”
Geçtiğim bazı kentlerde geçmişe duyulan dar bakışları gözlemliyorum. Ama Batum'da farklı anlayış egemen. Onlar estetiği önemsemiş. Eskiyi korumuş. Ama orada da bir yanlışlık var. Korunan bazı pitoreks eski mahallelerde yaşayan insanları da sanki hastalıklara ve sefalete terk etmişler. Konutta insan sağlığı, temizlik ihmal edilmiş gibi geldi bana.
Hızlı büyüme zaman zaman sorunları da beraber getiriyor galiba. Ama en çok da hoşuma giden Batum'da, yaya geçitlerinde sürücülerin yayalara öncelik tanıması ve gümrük geçişlerinde kontrol eden polislerin ciddiyeti. Darısı bizim sürücülerin başına.
Bir de Batum Limanı ile Akçaabat Limanını kıyasladım. Adamlar tertemiz bir denizden turizmden para kazanıyorlar. Limanda uzun tekneler. Kimisinin üzeri kapalı. Pruvası sert ağaçtan ama yine de oyma. Bakınca Argonotlar geliyor aklıma. Gövde üzerinde yırtık yelkenler, önünde eskiyi anlatan armalar. Biz bunları neden yapamıyoruz? Hep böyle sorular da bütün gezmelerde gelir beni bulur.
Kentlerden geçerken akşamdan beynimde kalan düşüncelerden yola çıkıyorum. Her kentin çeşit çeşit sorunları var. Ama çoğu kent kimliğini sanki yitirmiş. Kültürsüzlük almış başını gitmiş. Her kentte sokağa atılıyor çöpler. Sokağa tüküren, sigara izmariti atan koca koca adamlar. Hatta içlerinde takım elbise giyenler, kravat takanlar bile var. Bir daha anladım ki, kentte yaşamakla kentli olunmuyormuş. Değişmesi gereken anlayış, dil ve söz. Çoktan unutuldu bizde de “rica ederim, lütfen, teşekkür ederim” sözleri. Cümleler bile anlamını yitirdi, sokak ağzı öne çıktı. Sanki avcılık, toplayıcılık, çobanlık yapan kentsiz kültürü yaşıyoruz. Halbuki kültürsüz kent olmaz. Bunları düşünüyorum.
Gümrük kapısında yığılmalar. İnsanlarda sıraya riayet nezaketi yok. Öne geçme hastalığı, itiş kakış. Dönüşte aynı kargaşa. Herkeste bir telefon alma sevdası. İşte kentli olmama örneği. Gümrük içinde satış yerleri, dikkat ettim en çok da alkol alınıyor. Aynı marka her reyonda farklı farklı.
Yerleşik kültürler kentle uygarlaşır. Ama gördüklerim sanki terse gidiyor yollar. Kent olgusundan uzak insan yığınları, kalabalıklar... Endüstri Devrimi sanki küçük küçük yerlerde tozu dumana katmış. Hızlı göç almalar kentin kültürünü, kimliğini yok etmiş.
Düşüncem, kent ve kentlilik ya, bu konuda bilhassa etkili ve yetkili insanlara çok görev düşüyor. Kenti kent yapmak isteyen insanlara yardım etmeli. Morallerine moral katmalı. Benim yaşadığım kentimin de çeşitli sorunları var. Ama umutsuz da değilim. Önce işsiz bir kent istemiyorum. Ruhu olan bir kent görmek istiyorum.
Ben Cumartesi günü üç dört ilden ve onca ilçeden geçtim ama içimden “kente geldim” diyemedim. Çoğu kent uygarlaşıyorum diye kendi kimliğini yitirmiş. Örnek mi? Batum'a daha önce girerken gördüğüm mandalina bahçelerini göremedim. Devasa binalar sanki doğayı yutmuş. Bir örnek de Yomra. Elma ağacının sadece abidesi kalmış yol üzerinde. Hani elma ağaçları?
Gelelim kendi kentimize. Kentimiz her şeyini ortaya koymuş ama yeni gelen hemşehrilerini dert ortağı edememiş. Şimdi biraz sorunları var; saygı, sevgi, şefkat bekliyor hepimizden. Yol, enerji, trafik, eğitim, deniz, konut gibi sorunlarımız var. Ben derim ki, gelin en kolayından yola çıkalım: Yaşadığımız kentimizi evladımız gibi yeniden sevmeye başlayalım. Yaşadığımız yere kültürel değerler katalım. İyi yapanları, güzel yapanları, güzel düşünce ortaya koyanları takdir edelim, alkışlayalım.
Bakın sahil düzenlemesi yapılıyor. Ahşaplar konuyor kenarlara, oturaklar yapılıyor. Bu yapılanları çizmeyin, adam gibi gezin oturun yeter.
Hafta sonu gittim doğuya doğru sanki bir grafik çizerek. Az da olsa güzel şeyler de gördüm, çarpık kentler de.
Kentli olmanın özlemi ile yol alırken düşündüm yine de mecburuz sevmeye. Hele de duvarlarda güller, yollarda ağaçlar, meltemlerin estiği, mavi gökyüzü altında yol alırken. Sevgi çiçekleri ekilsin kentlere ki, daha hoş olsun yaşamak. Yeşil çok oluyor Karadeniz'de. Fındık ağaçları, zeytinler ve çay bahçeleri olan yerlere yakışmıyor sokağa atılan serseri çöpler. Duru akmak ister dereler. Mavi elbisesi ile görünmek ister insanlara deniz. Yeter ki kirletmesin ellerimiz.
Bir hayal et ve içindeki güzelliği evrende gör. Yaşa ve yaşat. İstersen yeniden başla sevmeye kentini. Çünkü orası en büyük evimiz.