MAVİ KÜF VE ALAMANYA
Yıllar yıllar önce bir kara haber düşer bu kente. Tütün yetiştiricilerin pır pır eder yüreği. Tütün olmazsa açlık, kıtlık var.
Yine de umutla işler toprağı. Belleme, tonar, evlek açma, fidanlık yapma, sulama, dikme, ayıklama... Bir de susuzluk var, kuraklık yakar. Tütün sepetlerinden insanların sırtına ter gibi sular akar. Hatta yağmur duasına çıkar insanlar tepelerde. Su yoksa, tütün fidesi de yetişmez, tütün de dikilmez. Elde avuçta ne varsa tütün için harcanmıştır. Şehir merkezinde fidanlıklar kiralanır, bakılır, büyütülür. Sonra, vagonlar hazırlanır, damların saçları katranlanır.
Hep umut vardır tütün ekicilerinde. Tütün demek bu kentte “ekmek” demektir. Borç, tütün satımında ödenir. Düğünler, tütün satımıyla yapılır. İyi paraya tütün satılırsa “hac” parası düğümlenir ve ceviz sandıklarının en alt gözünde saklanır. Hac parası birikince Kâbe’ye gidilir.
Bir sabah kalkar tütün üreten çiftçiler, heyhat, tütün tarlası baştan başa küfe bürünmüştür. Adına “mavi küf” denir. Düşünür insan, küfün de mavisi olur mu diye. Başlar kara kara düşünceler. Borç var, ekmek yok, hayat zor.
Pulathane dediğin koca bir şehir. Nasıl yaşar tütün ve hamsi olmadan? Gözü yaşlı, bakmadan geçer tarladan Hasan, Hüseyin, Seyfettin. Bu kentte, o yıllar başlar göçler. Kaçmalar. Yıl mı dediniz? Yıllar 1961-1962… Bir de sonrası var. Adına "mavi küf " denilen hastalık, insanları eder evinden barkından ve yurdundan. Topluca bir korku ve düşünce sarar bu verimli toprakları. Yüklenir göçler bir bir. Bekler kara vapur denizde, yoksullar hep ambarlarda ve güvertede. En son kuruş yol için verilir Gülcemal'e, Ordu Vapuru'na... Ah gurbet, zalim gurbet diye tutturulur bir türkü. Son bakış yapılır bu şehrin tepelerine, tarlalarına. Gözler nemli, içte acı.
Bir ara bir fısıltı dolaşır kulaktan kulağa “Alamanya, Alamanya” diye. İnsanımız ne dil bilir ne de yol yordam. Tereddütler başlar. Gitsem mi, gitmesem mi? Alamanya neresidir, araştırılır dışarıdan. Her kafadan efsaneler çıkar. Doğru ve yanlış. Kimi bahseder münşenden, kölünden, şututgarttan. Yaşlılar söyler orası gavuristan. Ağlar çocuklar ve genç kadınlar evlerde. Babam gidecek, eşim gidecek. Acaba bir daha gelir mi diye? Ama şu açlık ve kıtlık var ya kıtlık. Toprak vermiyorsa ve beyin de alternatif ürün düşünmüyorsa ne yapacaktır insan? Ne demişti şair: “ateş sönmez rüzgârın sesinden, tersine parlar/önünde durulmaz olur artık harından.” Bu çaresizlik bu duruma düşürür insanı.
Artık yola çıkar kervan. Her köyden Osman, Mustafa, Süleyman. Düdüğü duyulur trenin Kapıkule'den. Şaşkın gözlerle düşer Alamanya'ya, bunca yıl tütün diken, yetiştiren nasırlı elli cahil insan.
Bir de gidemeyenler veya gitmek istemeyenler var. Onların yolu düşer İstanbul'a, bazılarının ilçeye.
Artık yeni türküler bozar bu kentin mavi sularını. Giyilen mavi naylon gömlek olur, kafalarda şapka, fes yerine, yandan tüylü bir foter. Omuzunda teyp. Ya Alaman'dan çalar ya da Karadeniz'den. Hatırlanmaz artık o tarlaların bereketi, susuzluğu. Türkiş lira yerine hava atar Alaman Markları. Kendi yetiştirdiği tütünü düşünmeden atılmıştır tabaka, beyaz gömlek cebinden sırıtır Malbora. “Al bir de sen yak” derken göreceksin havayı. Unutulmuştur artık yağmur duası. Paran varsa, arsa al, sıvasız ev yap, kat kat. Hep de şehre. Şehirli olmak neyse ki onu da tatmak var. Al bırak çoluk çocuğa. Ver rüşveti; al üç beş kat. Onlar mutlu sakın dokunma yüreğine.
Sen bir hiçsin artık bu kentte. Markın varsa konuşursun. Tarlan kadar konuş yok artık. Sıvasız kaçak apartmanın varsa söz hakkın var. Şehirde de ele geçirilmiştir kaleler. Toplumcu düşünce ölmüştür, kent ruhu tükenmiş, astığı astık, kestiği kestik olan kapital. Denizmiş, suymuş, doğaymış, mimariymiş, sanatmış, spormuş, eğitimmiş, gençlikmiş ona ne? Sonunda rant var mı rant, Alamanya öyle öğretti insanlara.
Sondur o güzel günler, muhteşem deniz ve doğa. Alaman böcekleri kemirmektedir kenti. Her sokakta çalar omuza asılı teypler. Duymak imkansızdır kuş seslerini. Beton yutmuştur toprağı. Mavi küflü tütün tarlaları santim santim betona bölünmüştür. Hatta gökyüzü bile satılmıştır markla, rüşvet ile. Ne demişti yıllar önce adamın biri: “Ben istersem ana caddeye bina bile kurarım, tarihi bina da neymiş.” Az incele karşına çıkan Mavi Küf, Alamanya ve mark. Bir de görevini doğru yapmayan bürokrat ve yerel yöneticiler.
Bugünlerde güneşin ikindiyi oyalaması gibi oyalanıyoruz işte. Her sokak başında bir söz bir de hüzün var. Söz sahte hüzün gerçek. Şehri kuşatanlar birlikteler, estetik ve güzellik tek başına ve korkak. Hep suluyoruz umutsuzluğu. Sudan kaçmış ayışığı. Bir şey düğümlenir boğazımda söyleyemem. Biz bu kenti “mavi küf” korkusuyla, Alamanya macerası ile kaybettik dostlar. Artık arkamız beton yığınları önümüzde ağlayan deniz. Sırtımızı döndük güneşe karşı. Dağlarda da özgür bırakmadık yeşilliği...
Biz bu şehri Mavi Küf korkusu ve Alamanya macerası ile kaybettik ya yeniden doğar mı küllerinden; bilemem.
Bakın bu günlerde 1923'de kurulan şanlı bir takım Sebat Gençlik (Sebatspor değil) Bölgesel Amatör Lig’e çıktı diye sevinçliyiz. Acaba olacak mı birlik ve destek? Yoksa bu şehrin değerlerini paramparça edenler yine “bana ne, benim param var” diyerek çekilecekler mi kenara? Mavi küflüydü tütünler, Alamanya gavuristan ve ırak. Beton yutmuş kentleri; duyarlı insanların gözleri ıslak.
Acaba bu kentte eski güzellikleri görerek, “Yarabbi şükür” diyebilecek miyiz? Çünkü bu şehir artık Allah'ın yarattığı gibi değil. Akşamlar bile yitirdi rengini.
Ah mavi küf...
Ah Alamanya...
Ah mark aşığı insanlar...
Hepinizden Sebat Gençlik’e maddi ve manevi destek beklerim.
Hepinize iyi haftalar…