Abbas YOLCU

Tarih: 14.08.2018 14:50

“ANLATILAN SENİN HİKÂYEN”

Facebook Twitter Linked-in

KIRK AMBAR

Abbas Yolcu

ayenihaber@hotmail.com

 

“ANLATILAN SENİN HİKÂYEN”

Orta doğu memleketlerinin birinde sinema san’atı üzerine taraflar arasında sözlü atışmalar meydana geldiği, sıkma başlardan bir nisa kişinin, aynı coğrafyayı paylaştığı ve dâr-ı bekaya irtihal eylemiş bulunan bir sinema oyuncusunun filmleri hakkında olumsuz lâkırdılar ettiği ve bu sebeple eleştirildiğinden bahsediliyor.

Sıkma baş nisa kişinin dinsel tahsil yaptığı, çeşitli gazetelerde yazılar yazdığı, zaman zaman iktidar, kenz ve bahçe sahiplerini topa tuttuğu, bu yüzden tazyike ma’ruz kaldığı için “öyle demek istemedim, böyle demek istedim” şeklinde söylediklerini yorumlamak, yani kıvırmak  zorunda kaldığı ifâde ediliyor.

Rivâyetlere göre sıkma baş nisa kişi, dâr-ı bekaya irtihal eylemiş bulunan sinema oyuncusunun oynadığı filmlerle “insan zekâsına hakaret ettiğini”söylüyormuş.

Acaba öyle mi?

Acaba bahsi geçen sinema oyuncusu, gerçekten insanın zekâsına mı hakaret etmiş, yoksa içinde yaşadığı topluluğa ait insanların yüzüne ayna tutarak onları olduğu gibi sahneye mi aktarmış? O da Machiavelli gibi insanı ameliyat edip,“içinde gizlemeye çalıştığı zembereklerin” tamamını mı göstermiş yahut göstermeye çalışmış?

O sinema oyuncusunun içinde yaşadığı topluluğun fertleri, sokaktaki adamından siyasetçisine kadar karakter olarak beyaz perdeye aktarılanlardan farklı değildi.

Ortadoğu’da insan bu idi, hâlâ budur ve böyle kalmaya devam edecek. Kitabın belirttiği gibi:”Bir kataklizme uğrayıncaya kadar…”

Yani orta doğuda insan, “bir yere gelene kadar hak, hukuk, adâlet”diye vaveylâ koparırken, bir yere geldikten sonra” hani hak, hukuk, adâlet?” sorusunu soranlara  “bu böyle, işinize gelirse…” gibi bir karşılık verebilecek kadar yüzsüzlüğü ele alan mevâşîlerden müteşekkildir.

Ortadoğulu, insana ait ne varsa hepsine düşmandır.

Dolayısıyla orta doğulu, demire, çimentoya, fayansa, tuğlaya, naylona, alüminyuma dost, sinemaya, tiyatroya, şiire, hikâyeye, romana, düşünceye, estetik’e, ağaca, çiçeğe, böceğe, özetle hayata düşmandır.

O bir “nekrofil”dir.

Şu da var ki sıkma başın yoldaşları, içinde yaşadıkları toplulukta maksat yeşillik olsun bâbından bir zamanlar sinemacılığa el atar gibi olmuşlardı. Bir kaç denemede de bulunmuşlardı. Ancak bir başarı gösterememişlerdi.

Mağdurluk edebiyatı yaptıkları devirlere ait birkaç sinema filmi ile piyasada arz-ı endâm etmişlerdi. Ancak o zamanlar ileri sürdükleri bir ma’zeretleri de vardı. San’atsal eylemlere(!)  harcayacak kadar nakitleri yoktu. Sektörü din düşmanları hainler ele geçirmişlerdi. Yoksa sinema işini çok çok iyi becerebileceklerdi.

Sonra o işi tamamen terk ettiler. Zira devr-i dilâra gelip çatmıştı. Haliyle hemen her birinin biti kanlanmıştı. Artık sinema, tiyatro, san’at, estetik, zerâfet, insana hitap gibi bir umurları kalmamıştı. Onlar artık “bahçe sâhipleri” idiler.

Kanlarına sızmış olan “azgın eşeklik” hususiyetleri depreşmiş bulunduğundan ve aynı zamanda yoğun bir biçimde “câhilleştirilme süreci”nden geçirildiklerinden kendileri için vicdanlarına göre değil ama fizyolojik bünyelerine uygun olan bir dünya yaratmışlardı

Bugün, entelektüelliğe hevesli mevkûte yazarının beyan buyurduğu üzere, onlar “haz ve hız dünyasının içinde” mes’ut ve bahtiyar bir ömür sürüyorlar. Geleceğe güvenle bakıyor, edindikleri yeni yetme efendilerinin ferahlatıcı gölgesinde her türlü afât-ı araziyeden, semâviyyeden ve bahriyeden azâde günlerini gün ediyorlar.

Netice olarak sıkma baş nisâ, boşluğa hitap ediyor. Artık ellerinde un var, şeker var, yağ var, ama ortada helva yok. Helva yerine kibir var, ucûb var, kin var, nefret var, intikam hissi var.

San’at yok, edebiyat yok, şiir yok, estetik yok, görgü yok, zerâfet yok; haliyle haşyet de yok.

Ama betondan câmi var, tarihî esere kaplanan alüminyum çerçeve var, tarihî çiniye matkapla açılmış deliğe çakılan çiviye asılan naylon saat var.

Sıkma başa söylenecek son söz şu olmalıdır.”Ne kızıyorsun? Anlatılan senin hikâyen...”


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —