KIRK AMBAR
Abbas Yolcu
ayenihaber@hotmail.com
“OD İLE KORKUTMAK”
“Egemenler eliyle din empoze etmek, geri tepiyor.”
Bu ifadeyi kullanan şahsın yaşadığı toplulukta “din olgusu”, hemen hemen ilk sırayı teşkil ediyor. Denilebilir ki herkes, dinle yatıp, dinle kalkıyor. Din üzerine yapılan münazaralar, münakaşalar, mütalaalar, muharebeler bitmek tükenmek bilmiyor.
Dikkatli gözlemciler için bir ticaret metaı haline getirilen din olgusu üzerinden alış veriş yapanların asla ve kat’a zarar etmeyeceğine, dünyalık elde etmek için en kârlı yatırım aracının din olgusu olduğuna şahit olunuyor.
Efendileri tarafından yönetici oldukları zannettirilen, dolayısıyla kendilerini yönetici konumunda(!) zanneden eşhasın din üzerinden topluluğu yeni deyimi ile dizayn etmeye çalıştığı görülüyor.
Ama insanlar, dindarlaşıyor mu?
Anlaşılan o ki bunca gayrete rağmen, bunca dinsel ağırlıklı mektepler açılmasına rağmen, ”nâkus yerine ezanlar okutulmasına” rağmen yığınlar, dindarlaşmak yerine sekülerleşiyorlar.
Yedi yüz sene önce “oddan korkmayan” şairden yedi yüz sene sonra cihana gelen ardıllarının od ile korkutulmaya çalışılması bir işe yaramıyor:
“... Od ile korkutma vâiz bizi kim la’l-i nigâr /
Cânımuz bizüm oda yanmağa mu’tâd eyledi.”
“(Sevgilinin ateşi andıran kırmızı dudakları zaten ne zamandır bizi yakmaktadır. Biz bu şekilde yanmaya alışmışızdır. La’l, kırmızı renkli kıymetli yakut taşıdır. Sevgilinin dudakları anlamında, istiare yoluyla kullanılmıştır. Şair, renkleri dolayısıyla ateş ile sevgilinin dudakları arasında bir ilişki kurmaktadır).”
Yani cehennem ateşini asırlar önce de iplemeyenlerin varolduğu anlaşılıyor.
O halde insanlar, dinin felâketler, kazalar ve belâlardan koruyucu özelliklerinden vaz geçerek, teknolojinin elle tutulur, gözle görülür materyallerine sığınıyorlar.
Bu arada kendilerini egemen zannedenlerin ikbale erişmelerini temin maksadı ile ve eriştikleri ikbâllerinin sürdürülebilirliği bakımından ahaliye pompalamaya çalıştıkları dindarlaşma anlayışı neticesinde kitabın bahsettiği üzere ortaya “hem karada hem suda yaşayan hilkat garibeleri” çıkıyor.
Bu hilkat garibelerinin başı bohçalanmış bir kısmı, giyim tarzları ile kendilerine bakanları cinsel manâda bir takım itilimlere sevk ederken, bir kısmı hem faiz yiyip hem namaz kılmakta, hem kerhaneye gidip, hem oruç tutmakta, hem yalan söyleyip, hem hacca gitmekte, hem “hamru’l-haram” kullanıp, hem teravih kılmakta bir beis görmüyorlar.
Dolayısıyla dindarlaşmaktan umulan gâye bir türlü hâsıl olmuyor.
Hâsıl olması mümkün görünmüyor. Her tarafından riyâ akan bir topluluğun kendilerini efendi zannedenleriyle, reayâ yahut kulları, hep birlikte içinde bulundukları riyâ bataklığında koklayacak gül arama peşinde debeleniyorlar.
Meselâ kimsenin aklına iman ettikleri dinde nisa taifesinden imam olamayacağı halde sadece o nisa taifesine mahsus imam mekteplerinin niçin açıldığını ve açık tutulduğunu sorgulamak gelmiyor.
Yine kimsenin aklına haram kazançla geçimini temin eden birisinin namaz kıldırıp, kıldıramayacağı sorusu gelmiyor.
Ve yine baştaki cümleyi kuran kişinin yaptığı diğer bir saptama (!) ile “insanları dindarlaştırmanın yolunun ancak ve sadece gönüle girmekle mümkün olabileceği” gerçekliği ortaya çıkıyor.
Neticede yığınlar, görünüş olarak dindarlaşıyorlar ise de hakikatte dindarlaşmıyor, aksine sekülerleşiyorlar.